e
sv

Alemde hakiki manada kötülük var mıdır?

İnsanlık tarihi boyunca “şer problemi” hep var olmuş ve sorgulanmıştır. Kötülük nedir? Kötülüğün ölçüsü nedir? Hakiki manada kötülük var mıdır? Varsa kaynağı nedir? Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün varlığı nasıl bağdaştırılır?
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

İnsanlık tarihinde inançsız felsefeler ve pesimist düşüncelerle kainata bakanlar, her şeyi kötü, şer ve kaos şeklinde görmüşlerdir. Bunu da inançsızlıklarına bir gerekçe olarak sunmuşlardır. Ancak imanın nuru ile bakanlar şerleri kabul etmekle birlikte hayırların yanında çok az kaldıklarını belirtmişlerdir. Yine inananlardan bir kısmı hayırların asıl, şerlerin ise arızî olduğunu; yani hayırların yapılmamasının veya az yapılmasının şerre sebebiyet verdiğini belirtmişlerdir.

Âleme insaf nazarıyla bakıldığında görülür ki, asıl ve hâkim olan hayırlardır, şer olarak nitelediğimiz şeyler arızidir; belki hayırların kemaline katkı sağlayan unsurlardır. Bunu yemeğe katılan tuz ve baharatlara benzetebiliriz. Burada asıl olan yemeğin ana bileşenleridir. Tuz ve baharatlar çok azdır ve arızidir, hatta katılmayabilir de. Ancak onlarla yemeğin tadı kemalini bulduğu gibi; hastalık ve musibetlerle de hayat tasaffi edip kemal bulur

Gül ağacındaki dikene odaklanan, gülün güzelliğini inkâr eder, ağacı dikenden ibaret zanneder; güle odaklanana ise diken sevimli gelir. İmam Busayri’nin dediği gibi “Göz hastalıktan dolayı bazen güneşin ışığını inkâr edip görmez ve ağız da hastalıktan dolayı suyun tadını inkâr edip anlamaz.”

Demek ki kâinata rengini veren insanın bakış açısıdır. Üzüntülü, ağlayan bir insan her şeyi ağlar gördüğü gibi; mutlu bir insan da her şeyi bayram havasında görür. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”

Ateist, deist ve pesimistlerin şer olarak gördüğü şeyler olabilir. Örneğin, Hz. Âdem’in cennetten çıkarılması, şeytanın yaratılıp insanlara musallat edilmesi, Allah’ın Peygamberler gönderip insanları imtihana tabi tutması, hastalıklar, bela ve musibetler, insanların birbirlerine yaptığı zulümler, ölüm ve sonrasında diriltilip hesaba çekilmek, ebedi cehennem…

Bu sorulara İslam âlimleri gereken cevabı vermişler. Bunların içinde naslara dayanarak en makul ve mantıki cevaplar veren Bediüzzaman Hazretleri, ahlaki şerlerin bir realite olduğunu Yirmi Dördüncü Söz’de şöyle ifade ediyor:

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulatının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir.”

Bu tespitten sonra konu ile ilgili soru ve izahları özetlemeyi yeterli görüyoruz.

Hazret-i Âdem’in (as) Cennet’ten ihracı bir görevlendirmedir. Öyle bir görev ki insanların bütün istidat ve kabiliyetlerinin inkişafını, maddi manevi terakkiyatlarını netice veren bir görevdir. Bu sayede insan, bütün Esma-i İlahiyeye ayine olmuştur. Bu görev eşref-i mahlûkat ve arza halife olma görevidir. Hiç bir varlığa verilmeyen bu kabiliyetlerle insan Allah’a muhatap olmuştur.

Eğer Hz. Âdem cennette kalsaydı, melekler gibi makamı sabit olur, kabiliyetleri inkişaf etmezdi. Hâlbuki Allah’ın böyle olan hadsiz melaike ve ruhaniyatı vardır, insanın yaratılmasına gerek yoktur. Aslında bu mühim netice için yasak ağaçtan yemek bir bahane olmuştur. Hem cennet, üreme yeri olmadığından bir Âdem ve Havva olarak kalacaklardı. Şimdi milyarları aşan çocukları ile asli vatanına dönmesi elbette ki şer değil hayırdır.

“Demek, Hazret-i Âdem’in Cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmettir.”

Bediüzzaman Hazretleri “Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenâb-ı Hak şeytanı ve şerleri halk etmiş; hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabîhin halkı kabîhtir.” sorusuna şu mealde cevap veriyor:

Şerrin yaratılması şer değil belki şerri işlemek şerdir. Çünkü yaratmak ve var etmek, bütün sonuçlara bakar, kulların işleri ise hususi yani kast edilen sonuca bakar. O kişnin yaptığı şeyi kendine şer yapması, o yaratılan şeyin bütün sonuçlarını ve hayırlarını şer yapmaz. Çünkü Allah hayırları isteyerek yaratır ve kulun istemesinden de memnun olur. Şerleri de kul istediği için razı olmayarak yaratır.

  • “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur.” (Zümer, 39/7)

“Kul istese de Allah şerri yaratmasa olmaz mı?” sorusu imtihan sırrına aykırıdır. Bir imtihan düşünün ki, kalem doğruları yazarken yazıyor, yanlışlara sıra geldiğinde yazmıyor. Buna imtihan denir mi?

“Mesela, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse ‘Yağmurun icadı rahmet değildir.’ diyemez, ‘Yağmurun halkı şerdir.’ diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faydalar var, bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse ‘Ateşin halkı şerdir.’ diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.”

“Elhasıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için hayr-ı kesîri intac eden bir şer terk edilse o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Mesela, cihada asker sevk etmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem mesela, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; hâlbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesîr olur.” (Mektubat, On İkinci Mektub)

Demek ki kâinatta zararlıların, şeytanların ve belaların yaratılması sonuç itibariyle ya tamamen hayırdır veya hayırları şerlerinden çok olduğu ve hayırlı neticeler verdiği için hayırlıdır. Mesela meleklere ve hayvanlara şeytanlar musallat olmadığı için makamları sabittir.

Hâlbuki insanlar müsabaka ve terakki için yaratılmışlardır. -Çekirdekten koca bir çınar ağacına ne kadar dereceler ve mertebeler varsa- insanlarda da o kadar mertebeler vardır. Ebu Bekir-i Sıddık ile Ebu Cehil arasındaki mesafe gibi. Şerler ve şeytanlar olmasaydı bu mesafe de olmazdı. Toprağın içindeki altınla diğer madenler aynı seviyededirler. O madenleri şeytan gibi bir potada, Peygamber gibi usta eller bir işleme tabi tutunca, belki çoğunluğu teşkil eden kıymetsiz metaller, taş ve toprak ayrılır, fakat altın da saflaşır kıymet kazanır. Maden işletmecisi bir ton madenden ancak on gram altın aldım, bu işletme zarar etti demez ve denilmez. Yüz hurma çekirdeği ekilse, sekseni çürüse yirmisi ağaç olsa bu işlem zararlı oldu denilir mi?

İşte şeytanların yaratılması ve peygamberlerin gönderilmesi de bunun gibidir.

Bediüzzaman Hazretleri Secde Suresi 7. ayeti konu ettiği On Sekizinci Söz eserinde, âlemde Allah’a bakan cihetiyle hakiki manada şerrin olmadığını, şer olarak değerlendirilen şeylerin hakikatte güzel olduğunu şöyle izah eder:

“Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey her hâdise ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.”

Ve bahar mevsimindeki kar, yağmur ve çamurun arkasındaki yazın güzel çiçeklerine işaret eder. Fırtına, zelzele ve hastalıkların arkasında da cennet ve saadeti ebediye çiçekleri olduğunu ihtar eder. Fakat insanların hem zahirperest hem de peşin bir dirhem lezzeti ilerideki batmanlarla daimi lezzete tercih etmeleri sebebiyle görememelerine, şer telakki etmelerine dikkat çeker.

Yine Bediüzzaman kendisi sürgünde, kimsesiz, akraba ve dostlarından tecrit edildiği halde, kendisi için değil, acı çeken ümmet için, insanlık için, dünya ve ahretteki elemleri için ağlamış. Sonra imanın nuruyla baktığında rahmet-i ilahiyenin izini ve tecellisini görüp hissederek zikrettiği elemin bin katı da olsa, imanın kâfi geleceğini belirtmiş; bunlara ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın, ya da imana gelerek bu ızdıraptan kurtulsunlar demiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bu can sıkıcı ve üzüntü veren olayları çokça zikretmesinin sebebini ise, “Kur’an-ı Hakîm’in kudsî tiryakı ne derece hârikulâde bir ilaç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.” şeklinde açıklamıştır.

En büyük şer kabul edilen ölümün gerçek mahiyetini mukayeseli olarak Lem’alar isimli eserinde şöyle ifade ediyor:

“Herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’an ile gördüm ki ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de fakat mü’min için asıl siması nuranidir, güzeldir gördüm.”

Ölüm: Ehl-i iman için hayat vazifesinden bir terhistir, tebdili mekândır, sevdiklerin toplandığı yere bir sevkiyattır. Dünya zindanından cennet bahçelerine bir davettir. Buradaki amellerimizin karşılığının belki daha fazlasının verildiği bir merasimdir, müminlerin bayramıdır.

Ölüme böyle bakanlar ölümü Mevlana misali düğün gecesi olarak görmüşlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri Mektubat isimli eserinde “Ve yumît” kelimesinin insanlara şöyle seslendiğini ifade eder:

“Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”

Yine Mektubat’ta; “Ölüm de hayat gibi bir mahluktur ve bir nimettir” der, izahını yapar. Ölümün nimet olma yönünü ise şöyle izah eder:

“Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.”

“Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.”

“İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir.”

“Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.”

“Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.”

“Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.”

“Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat’î ispat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azap içinde azaptır.”

Yine büyük şerlerden sayılan hastalıklar hususunda Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar isimli eserinin İkinci Lem’asında sabır kahramanı Hz. Eyüp (as)’ı ve bu vesileyle hastalıkları konu edinir ve şöyle der:

“Evet, ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle musibetzede zaafını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîm’ine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.”

Aynı eserin 25. Lem’ası olan Hastalar Risalesi “Hastalara bir merhem, bir teselli, manevî bir reçete, bir iyadetü’l-mariz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.” Hastalıkların ömür sermayesinin kıymetini bildiren, çabuk ve faydasız geçmesini engelleyen bir nasihatçi olduğunu vurgular; devamında da hastalığın hikmetini ve insan hayatına kazandırdığı mühim neticeleri sıralar.

Ayrıca Bediüzzaman, Hastalar Risalesi’nde hadise dayanarak hastalıkları ve musibetleri “keffaretü’z-zünub” yani günahlara kefaret olarak değerlendirir:

“Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffaretü’z-zünub olduğu hadîs-i sahih ile sabittir. Hem hadîste vardır ki: ‘Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer, imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.’” dedikten sonra asıl hastalıkların dini ve manevi olduğunu, ebedi hayatımızı tehdit ettiğini ifade eder.

“Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: ‘Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.’”

kaynak: sorularla islamiyet

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Alemde hakiki manada kötülük var mıdır?

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ