e
sv

Allah’a Yardım Etmek

Allah’a yardım etmekten maksat, Allah’ın dinine yardım etmektir. Allah’ın dinine yardım edebilmek içinse önce dini tanımak gerekir. “ … Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac 22/40)
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Din; ibadetler bütünü yahut milletlere ait inançlar, ya da belli bir kutsal kitapla bildirilen mesajlar değildir. Din eskisi ve yenisi, kötüsü ve güzeli olan bir müessese de değildir. Din ve bilim ayrı şeyler değil, dünya ve ahiret farklı iki alem değil, bu din sadece insana ait değildir. Bu din; mahlukatın, tabiatın, kainatın, gelmiş ve geçmişlerin tamamının, tüm yaratılmışların ortak dinidir. İnsanlık dini bugüne kadar hep din içinde tarif ettiğinden gaflettedir. Bu kaçınılmaz olarak tek bir kitap ve peygamberi kabule zorlar, diğerlerini küçümsemeye veya yok saymaya yol açar, vahyedildiği toplumun örflerini ve lisanını kabul şartı gerektirir. Bu ise dinin parçalanması demektir.

Allah’ın ‘dini bölmeyin’ emri, İslam’ın veya Kur’an’ın bazı hükümlerini yok saymayın veya aranızda kafir-mümin diye ayrılmayın demekten ziyade, tüm yaşamın, her noktasıyla ‘Din’ olduğu gerçeğinin öğretilmesidir. Buradan hareketle kafir denilenler, İslam dışındakiler değil Allah’a küfür edenler yani inkarcı nankörlerin tamamıdır. Müşrik olanların hangi dinde olurlarsa olsunlar adları aynıdır. Zenciden beyaza, tilkiden ceylana, ağaçtan çimene, Türk’ten Arap’a, havadan yere, atomdan kainata kadar her şey dindir, dinin parçasıdır, din yaşamdır. Bu yüzden inançsız olmak mümkün ama dinsiz olmak mümkün değildir. Hele ki (haşa) Allah’sız olmak asla!

Dinin kazanması, Allah’ın dininin yüceltilmesi; Yüce Allah’ın inanç ve yaşam boyutu için var ettiği ilahi kurgunun (fıtrat ve Sünnetullah) ilk günkü halinde muhafazasına yardımdır. Tevhidin, tabiatın, insan nefsinin vb. Fıtrat dediğimiz bu ilk oluş, zıtlıklar üzerine kuruludur, hatasızdır, adil, güzel, dengeli, yeterli ve muntazamdır. Zıtlığı, çirkinliği muazzam eserinin dengesi, insanın dehasının ortaya çıkarılması, cenneti hak etmeyenlerin ayıklanması için var eden Allah, güneş ile ay gibi kötülük ve iyiliği birlikte Yaratarak, kulun bir yandan iyiye yönelişini, diğer yandan kötülükle mücadelesini dilemiştir. Dinin tüm kavram ve motifleri işte bu fıtri tevhidin, yaratılış manzumesinin, kısaca cennetvari yaşamın devamı ve egemenliğine dairdir. Orman yangınını söndürmek de, kediye su vermek de, yetimin başını okşamak da, şerre kılıç sallamak da, ilim ve fayda üretmek de, namaz kılmak da, çalışmak da … dine yardım etmektir.

Yüce Allah bu vebal ve misyonu iki başlıkta toplamıştır; kulluk ve ibadet. Yaratılışın, sınavın asli gayesi de bunları test etmektir. Bu ikisi dinin de tüm özetidir. Bunları layıkıyla şirksiz, has niyetle ve sadece Allah’a mahsus kılarak eda edenler için korku olmayacak, bunlarda zaaf gösterenler hesaba çekilecektir. Kulluk tüm beşeri ve akli yaşananlar, ibadet tüm kalbi niyet, arzu ve yakarışlar olduğu için de Allah’ın dini yaşamın her saniyesinde, hem Öz’de hem dışta, hem sevgide hem acizliği bilmektedir. Bu dine yardım ise kısaca adam gibi kul olabilmekle mümkündür. Dinsiz kalmak bu nedenle mümkün değildir. Ama tevhidden yana olmayan dinler, maalesef küfür dinine tabidir.
Allah’ın dinine yardım etmek demek, Hz. Peygamber (asm)’e, -onunla birlikte Allah’ın sözünü yüceltmek için- yardım etmek demektir. (Taberi, ilgili ayetin tefsiri)

“Allah’a yardım etmek” konusu üç şekilde anlaşılabilir: Allah’ın dinine ve onun ortaya koyduğu hak yoluna yardım etmek, Allah’a iman eden, ona taraftar olan ve onun adına hareket eden müminlere yardım etmek, Allah’a (dinine) yardım etmek, onun var olmasından hoşnut olduğu matlubunun tahakkuk etmesine yardımcı olmaktır. Çünkü bu ayette yer alan “yardım” kavramı, savaş sırasında karşı karşıya gelmiş iki taraftan birinin istediğinin hâkim olmasına katkı sağlamaktır. İslam cihadında, bir taraftan “kâfirlerin müminlere galip gelmelerini, küfrün hâkim olmasını arzu eden” şeytanın isteği vardır. Bir taraftan da müminlerine kâfirlere galip gelmesini, imanın hâkim olmasını isteyen Allah’ın isteği vardır. İşte kim Allah’ın bu isteğinin tahakkuku için çaba gösterir, yardım ederse, o Allah’a yardım etmiş sayılır. (Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Allah’ın insandan beklentisi, insanın Allah’a çalışmasından da önce insanın kendisine ve topluma çalışmasıdır, Allah’ın mutluluğu için değil, kendi mutluluğu için koşmasıdır.

“Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.” (Fussilet 41/46)

Zira Allah’ın insana ihtiyacı yoktur, insanın Allah’a ihtiyacı vardır.

“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” (Fatır 35/15)

Yüce Allah elbette yardıma muhtaç değildir, dilediğini, dediğini yapacaktır. Yardıma muhtaç olan insandır. Lakin Allah kulları kendisine yardım ederek imanlarını ispat etsin ister. Allah Kur’an ile defedilmeyen melanetlerin kılıçla, karanlık cehaletlerin ilimle, hoyrat kalplerin sanatla yumuşatılmasını diler. Bunu da kulları zorlama olmadan rızalarıyla, kendi rızasını umarak yapsınlar ister.

“Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet ve acizliğin gerektirdiği bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur” de ve O’nu tekbir ile yücelt. (İsra 17/111)

Yüce Allah, Yaratışın tek sahibidir, yardımcısı, ortağı yoktur. Melekut aleminden bazı illeri yürüten kulları olsa da ilim, kudret ve hüküm sadece kendisine aittir.

“Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.” (Kehf 18/51)

Peygamberlere yardım etmek kulların imanlarının gereği olarak, Peygamberin tebliğ ve davetine yardım etmeleri, cihad ile küfre karşı koymaları, dinin yayılmasına ve yerleşmesine kolaylık tanımaları, Peygamberi davasında yalnız bırakmamaları, O’nu korumaları, küfre ve tuzaklara karşı her daim Peygamberin yanında olmalarıdır.

“İsa, onların inkârlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız” dediler. “Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenlerle beraber yaz.” (Al-i İmran 3/52,53)

Peygambere, dine yardım etmek anlaşılır da Allah’a yardım etmek nedir? Bunu anlamak için referans elbette Kur’an olacaktır ve Kur’an öncelikle o Peygambere itikad ve itimadı emreder. Peygamberler bu yüzden temiz ve güvenilir kimselerdir. Bu inancın ileri ki merhalesi zaten bildirilenlere imandır ki iman edilmeden ayetler kalplerde arzu edilen ağırlığa hiçbir zaman erişemez.

İman edildikten sonra vahyedilenleri kabullenmek, anlamak ve hayata yansıtmak, dinin ibadete, salih amele, cihada, infaka, söze, davranışa ait emrettiklerini yaşayarak göstermek ve ayetlerle bildirilen doğru yaşam formuna geçmek Allah’a yardımdır. Allah’a yardım aynı zamanda yaratılış gaye ve muradında bahsolunanlara, Allah’ın vaadinde yer bulanlara, misakta verilen sözde yer alanlara sadık kalmak, sabır ve şükürle Sırat-ı Müstakim üzere kalmaktır.

“ … Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder…” (Hac 22/40)

“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler de, “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (Saff 61/14)

Allah’a yardım bahsinin en açık manalarından birisi olan cihad, hem küfrün ortadan kaldırılması ve zulmün bitirilmesi, dinin yeryüzüne egemen olması ve mazlumların kan ve göz yaşlarının sonlanması için şart olan en büyük yardımdır. Şartları oluştuğunda yapılacak cihad kulun imanla en ciddi sınavıdır çünkü en temel varlığımız can ortaya konmaktadır. Dolayısıyla mükafatı da inşallah yüksek olacaktır. Şartları oluşmayan cihad ise (ganimet hırsıyla vs. yapılırsa) başlı başına zulüm ve cinayettir.

“Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/13-15)

Herkes bir şekilde Allah yolunda yürür. Kimi ozandır, kimi yazar, kimi doktor veya mücahit. Mesele ne olduğumuz değil, o meslek veya kabiliyetle ne tür bir yardım ve güzellik üretebildiğimizdir. İnsanların sınavı nasıl aynı değilse, Allah’a yapacakları yardım da aynı değildir. Bu nedenle önemli olan yardımın az yada çok olması değil niyet ve gayretidir. Kalem veya neşter tutan elle, silah tutan elin cihad anlamında sevabı farklı olsa da gayesi itibarıyla tümünün de Allah rızasına mazhar olacağı açıktır. Çünkü cihad ve Allah’a yürümek topyekun bir tevhid isyanıdır.

Allah insanı her yaşta ayrı dener. Bu yüzden insan önce emekler, sonra dikilir ve sonra yine iki büklüm hale gelir. Duygular ve inançlarda da aynı eğri vardır. Yani Allah’a yapacağımız yardım tıpkı ibadet faslı gibi inançla, bedenle, malla olabilir. Zaten sınav, bu yardımlar için o yaşlarda bahşedilen kabiliyetleri kullanıp kullanmamak sınavıdır.

Allah’a yardım ve İslam’ı yaymak adına, niteliksiz nüfus artışı (Tekasur) ise Allah emri değil, ziyandır. Çünkü İslam’a bilimsel anlamda katkı sağlamaktan uzak, İslam’ı daha aç ve sefil göstermeye yarayacak bu tablo tevhidin egemenliğine de engeldir. İsra 31’nci ayetle bahsedilen doğum kontrolünün yasaklığı değil, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi yasağıdır. Bu sebeple tevhidin ahir zaman erleri terbiye ve haya ile eğitilmiş, ilim ve irfanla donatılmış neferler olmalıdır, kara cahil, şiddet yanlısı sefiller değil. Bu cihetle doğum kontrolü caiz, kürtaj yanlıştır.

İnsanlara faydalı olmayı Kur’an üç görünümde arz eder; Başkalarını da düşünmek (infak yani yardım), önce başkalarını düşünmek (isar) ve yalnız başkalarını düşünmek (Muhammedi şefkat). Buna göre insanın Allah’a yardımı da insana fedakarca yardım şeklinde ortaya çıkar. Bu yardımın merhamet dairesinde olacağı ise kesindir.

Ekmek ve et için dökülen göz yaşıyla, şefkat ve merhametten kaynaklanan göz yaşını ayırmak gönül ulularının işlidir. Merhamet, içiçe daireler şeklinde, mümin kardeşlerinden başlayarak, tüm kitap ehline, bütün insanlara, bütün hayvanlara ve nihayet bütün varlıklara (tabiat, bitkiler vb.) uzanmalıdır.

Allah’ın vaadine yardımın en büyük liderleri elbette Peygamberlerdir. Çünkü tamamı tevhidi, imanı tanıtmış, ilahi kelamın sesi olmuş, görevlendirildikleri toplum ve coğrafyaya değişmeyecek akıbeti anlatmış, anlatmakla kalmamış yaşayarak göstermişlerdir. Son Peygamber Hz. Muhammed (sav) ise son ve kesin ültimatoma aracı olarak, vaadin gerçekleşmesi yolunda cihadı ilk kez icra eden, tüm dinlerin tebliğini bir araya toplayıp son halini veren Kur’an’ı, tüm insanlığa tebliğ eden, berzah ötesine dair detaylı izahatta bulunan vahyi tebliğ ve davet eden, vahye uygun yaşayandır. Peygamberler Allah’a bu şekilde yardıma çalışırken, madalyonun aksi yönünde ise Yüce Allah’ın tüm insanlığa rahmeti, Peygamber dahil toplumların ayetlerle hakikate yönlendirilmesi vardır ki bu Allah’ın karşılıksız yardımıdır. Yani Allah’a yardım evvela doğrunun (tevhidin) öğrenilmesi, anlatılması, sonra kalbe yerleştirilip muhafaza ve müdafaa edilmesi demektir.

Hz. Peygamberin tüm risalet dönemi, Allah’ın vaadine yardımın en canlı örneğidir. Sünnetiyle din ve dünya işlerini tek doğruya yönlendiren, yaşayarak gösteren, cesaret ve fedakarlıkla önder olabilen Peygamber, şirkin ve cehaletin asırlar süren saltanatına son verirken, iman ve İslam’ı da coğrafyalara yayabilmiştir. Bu arada gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin şefkat ve yakarış dolu gayretlerini yardımsız bırakmayan Yüce Allah’ın kendi vaadinin gerçekleşmesine dair kendi müdahalelerini de unutmamak gerekir ki Nuh tufanı dahil tüm helakler, tüm ilahi vahiyler bu kapsamdadır. Hz. Süleyman dönemi ise ayrı bir önem arz eder ki burada küfür cephesi insan şeytanlarına ilaveten bir de cin şeytanlarından teşkildir. Lakin ilahi hikmet bu güçlüğü de yenmiş ve muhteşem bir krallık tesis ettirerek ve tüm küfür cephesini tek bir hüküm altında toplayarak ahdin değişmezliğini göstermiştir. Bu dönem tüm İslam tutkunlarınca gerçekten çok iyi okunması gereken bir dönemdir. İblisin Ahdi eserimizde genişçe izah bulan bu konu, hem şeytan cephesinin amansız mücadelesine kaynak teşkil etmesiyle, hem de tevhidin gücünü göstermesiyle muazzam bir kıssadır.

Yüce Allah kendi vaadinin en kudretli ve aslen tek savunucusudur. Melekler, Peygamberler ve müminlerse yardımcılarıdır. Tabiat kuvvetlerini de unutmamak lazım gelir. Tesis edilecek düzen dünyaya ait olduğu ve dünya yaşamı ahiretin tarlası olduğu için de tüm mücadele bu yaşamda, bu gezegendedir. Nuh tufanı ve daha bilmediğimiz pek çok helak, afet, bela (Pompei vb.) Yüce Allah’ın kendi iradesiyle hayat bulan düzenlemeler iken, peygamberlerin davet ve nasihatlarına ilaveten, müminlerce Bedir, Uhud gibi cihadlarda sergilenen yardım, gerçekleşecek vaade inanan insanlarca yapılan destekten ibarettir.

İslam’a kadar Yüce Allah, insanlardan ziyade kendi ordularını (Cundullah) devreye sokmuş ve ilahi tanzimini onlar eliyle gerçekleştirmişken, İslam ile birlikte bu görev cihad emriyle müminlere verilmiştir. Demek ki Kur’an’ın tamamlanmasından sonra artık Allah’In vaadine yardım (Allah’ın ordularının müdahalesi saklı kalmak kaydıyla) tevhid erlerinin görevidir. Bu erler zulme isyan edecek ve Allah yolunda canını ortaya koyacak, Allah’ın saklı/mistik/ilahi orduları sonra devreye girecektir.

Peygamberlerin akıbeti cennetlerdir. Cundullah’ın (depremler, kuşlar, taşlar vs.) hesabı yoktur. İnsanın ise sınavı söz konusudur, hesap ve mizanı aslen bu vaadin gerçekleşmesine sağladığı veya sağlamadığı katkı ile görülecektir. Zaten dikkat edilirse Kur’an’ın tüm emir ve yasakları vaade yöneliktir, iblisin ahdine kanmamayı öğretir, insanı misakına sadık kalmaya davet eder. Yani din inanmak, kanmamak ve sadık olmak şeklinde parçalanmaz bir bütündür. Dinin bölünmemesi ile kast edilen de aslen budur. Yani din dediğimiz şey yaşamın ta kendisidir ve yaşam sonu belli gidişatın kurallarına uygun yaşamak demektir. Değişmez sona isyan ve inkar ise şirktir, şirk afsızlığa bu yüzden mahkumdur. Çünkü isyan sadece akıbete değil o akıbeti bildiren Allah’a isyanı da içerir.

Allah’ın vaadinin gerçekleşeceğine dair hala şüphe ve tereddüt varsa, Nuh tufanı ve helakler, Peygamber savaşları, semavi tüm kitaplar ve bilhassa Kur’an ayetleri çok dikkatli okunmalı, Fil ve Nasr suresi iyi anlaşılmalı, Allah’ın zalimlere süre ve imkan tanıdığı (tıpkı iblise verilen süre ve ruhsat gibi) unutulmamalıdır. Pompei’lerin neden yaşandığı, depremlerin önceden kestirilemeyişi, bilim adamlarına ilham ile gelen ilmin nereden vahyolunduğu anlaşılmadan bu şüpheler ortadan kolay kalkmayacaktır.

Oysa insan daha dünyaya gelmeden hakikati görmüş, gaybla tanışmış ve gördüğü o hakikate sadık kalacağına yemin (misak) vermiştir. Demek ki gayb hakikattir, dönüş o gayba olacaktır. Demek ki iblisin gayreti bu sözü unutturmaktır. Demek ki insan sözün gereğini yapmaya mecburdur.

Lakin yine hatırlamakta şiddetle fayda vardır ki İblis dahi Allah’ı, diriliş ve hesabı inkar ediyor değildir, kıyameti ve kazanamayacağını bilmektedir. Olan şey zalim insanın iblisin soyundan aldığı şer ilhamla (!) (en çok da din içindekileri ve bilim adamlarını kullanarak) kaderi değiştirme gayretidir. İblis de bu beyhude çabayı desteklemekle yetinendir. Düzelmek ve kadere uygun yaşamak yerine oyunun kuralını değiştirmeye çalışmanın nafileliği ise ortadadır. En parlak din adamlarımızın bile bu noktada kaderi ve kadere imanı esas almayışı anlaşılır değildir. Keza aynı din sözcüleri israiliyat ve Yahudi mezalimini es geçmekle şirkin tanınmasına da engel olmaya devam etmektedir. Aklı ve sorguyu dine reform adıyla diretenler nedeniyledir ki bilim ve akılla ispat bir içtihat sebebi olmuş, vahyin kabullenişi ispata dayandırılmıştır. Bu insanın zulmü, getirildiği inkar noktasıdır.

Bu nedenle ‘Allah kendisine yardım edene yardım eder’ ayeti ile bildirildiği şekilde, Allah’tan bu dünyada ve ahirette göreceğimiz karşılık ve yardım, Allah’a bu dünyada yaptığımız yardım kadardır. Başka bir deyişle, Yüce Allah’ın bize vereceği değer ve kıymet bizim O’na verdiğimiz kadar (takvamız) kadardır.

Yüce Allah gerek kendisi ve gerekse orduları ile vaadini gerçekleştirmeye elbette muktedirdir ve insan buna yeltenmez ise kendisi gerçekleştirecektir ama O ister ki sevdiği ve güvendiği insan sırf kendisi emrettiği için ve kendisine duyulan itimat ve itikad ile davasına yardım etsin. Bu yolda en mühim ibarelerden birisi de şudur; Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez. Yani herkesin yapacağı yardım imkanı nispetindedir, herkesin sınavı gücü oranındadır. Ancak bu aynı zamanda demektir ki sahip olunan tüm kabiliyet, mal, ilim, imkan ve servetin zekatı ve vebali vardır. İnsanlığa faydalı olan her şey, ihtiyaç fazlası olan her şey dağıtılmak, paylaşılmak, hayata yansıtılmak, zulme karşı silah yapılmak içindir ki infak, alimler ve ilim, hoşgörü ve sevgi, kardeşlik ve paylaşım bu nedenle övülür.

Tevhidin yeryüzüne egemen olmasında bizlere düşen görevler ise bilmek ve inanmaktan ötedir. Allah’ın yeryüzü orduları olmaya devam etmek, dini Kur’an’a yaslı, anlayarak doğru öğrenmek ve yaşamak, dinin ve imanın ana esaslarını tavizsiz icra etmek, laikliği muhafaza ve müdafaa etmek, insan haklarına (maruf) riayet, iman kardeşliğini tesis, Z kuşağını milli ve dini değerlerle ıslah ve terbiye ve eğitmek/öğretmek, fayda, ilim ve değer üretmek, milli ve yerli olana rağbet, israf ve lüksü terk, bölünmüşlüğe son, yapay terör ve Kürt meselelerine inanmamak, kudret ve hücceti yüceltmek, hüccetle yaşamak, akıl ve bilime hicret, Kur’an ile yeniden yapılanmak, örnek olmak, nasihat etmek, aydın ve inançlı nesiller yetiştirmek, Türklükle övünmek ama çalışmaya ara vermemek, tarih ve kültürden güç almak, kaderin Türk’e verdiği mesuliyeti idrak etmek, Anadolu’nun kaderimiz olduğunu unutmamak, mazlumların yanında olmak, zulümle savaş, cihad etmek gibi onlarca vazife bizleri beklemektedir. Bu kutsal davalar için dökülecek ter, göz yaşı ve kan ise ahiret akıbetimizi belirleyecektir.

Son söz olarak da denmelidir ki insana düşen Allah’ın vaadine uygun olarak tüm gücüyle, imkanı nispetinde yardımdır ki bu yardım Allah’a, dinine, diğer insanlara, mahlukata ve nihayet tüm yaşamadır.

kaynak: imanilmihali

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Allah’a Yardım Etmek

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ