e
sv

Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün tanımı

İnsanlık tarihi boyunca “şer problemi” hep var olmuş ve sorgulanmıştır. Kötülük nedir? Kötülüğün ölçüsü nedir? Hakiki manada kötülük var mıdır? Varsa kaynağı nedir? Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün varlığı nasıl bağdaştırılır?
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Bu meseleyi Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar isimli eserinde soru-cevap şeklinde açıklıyoır: “Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemil-i Ale’l-ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bi’l-Hakk’ın rahmet ve cemali, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor?”

  • Şeytanın yaratılmasının cüzî şerler ile beraber birçok külli hayırlara sebep olduğunu delilleriyle yukarıda zikrettik. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.

Biz kendimize ait varlıklarda dilediğimizi yaparız, başkalarının karışmasına da şiddetli tepki gösteririz. Öte yandan, mülk sahibi olan Allah’ın tasarrufuna itiraz eder tenkide cüret ederiz. Bediüzzaman Hazretleri Kader Risalesinde musibet ve hastalıklarda insanların şikâyet etmeye haklarının olmadığını şöyle açıklıyor:

“Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını sanatına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza…”

“Mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba sanatkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp gayet sanatkârane yaptığı murassa bir libası sana giydiriyor, hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor; seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin.”

“Aynen öyle de Sâni’-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa gayet sanatkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, müptela eder, aç eder, tok eder, susuz eder; bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: ‘Beni ne için bu mesaibe müptela ediyorsun?’ Temsilde işaret edildiği gibi yüz hikmet seni susturacak.” Aslında Allah, bu modellik ücretini fazlasıyla vermiş, vazifemizi iyi yaptığımız takdirde daha büyüğünü vereceğini de Kur’an’da bildirmiştir.

  • “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen, mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin. Her türlü iyilik senin elindedir. Şüphe yok ki; Sen, her şeye kâdirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız bir surette rızık verirsin.” (Al-i İmran, 3/26-27)

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.”

“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir.” Hastalıklar dini olmamak ve sabretmek şartıyla bu imtihanın kazanmasına vesile olur. Hastalıklar ebedi saadeti kazanmaya vesiledir, şikâyet etmek o hazineyi kaybettirebilir. Ağır geldiğinde Allah’a sığınmalı ve afiyet istenmelidir.

  • “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltmakla (fakirlikle) deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)

Bir diğer ayette ise:

  • “Her nefis, ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da, şerle de deneriz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35) buyrulmaktadır.

Mülk Suresi’nin başında Allah (cc), doğumumuzdan ölümümüze imtihan için yaratıldığımızı, verilen her şeyin de imtihan vesilesi kılındığını beyan ediyor. Bu imtihandan kaçmak gibi bir lüksümüz yoktur. Üstelik bu imtihan bizim düzenlediğimiz imtihanlara da benzemiyor. Semavi kitapların, peygamberlerin ve mürşitlerin bunca ikazlarına rağmen, yanlışta ısrar edenin merhamete liyakatini kaybettiğini her insaf sahibi tasdik eder. Yani bu imtihanı kazanmamız sırf Allah’ın lütfudur; kaybedip sınıfta kalıp cehenneme gitmemiz ise Allah’ın adaletinin bir tecellisidir, asla zulüm değildir. Çünkü “zarara rızasıyla girene merhamet edilmez” umumun kabul ettiği bir düsturdur.

Bediüzzaman, hastalıkların ve musibetlerin varlığını “İlâhî ikaz ve ihtar-ı Rahmanî” olarak değerlendirir, bu meseleyi çoban ve sürü misaliyle açıklar:

“Merayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle ‘Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.’ diye kendisi döner, sürü de döner.”

“Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ (‘Biz Allahtan geldik Allah’a döneceğiz.’ Bakara, 2/156) söyle ve Merci-i Hakiki’ye dön, imana gel, mükedder olma. O, seni senden daha ziyade düşünür.”

Her kim kendi hayatını tetkik etse görecektir ki, Rabbimizi en çok hatırladığımız, kulluğumuzu ve dualarımızı en içten sunduğumuz zamanlar sıkıntılı zamanlarımızdır. Bolluk ve rahat vakitleri ise kulluktan uzak, gaflet ve rehavet anlarımızdır. Hâlbuki biz bu âleme rahatça yaşamak ve keyif sürmek için gönderilmemişiz. Gençlerin ihtiyar olması, gelenlerin gitmesi ve gidenlerin geri gelmemesi; her lezzetin üstündeki zeval ve firak elemi buna delildir.

O halde mühim vazifelerle bu imtihan yurduna gönderilen insan, ebedi hayatı kazanmak için çok çalışmalı, Tevbe Suresinde beyan edildiği gibi nefis ve malını Allah’a satıp karlı bir kazançla huzuruna dönmenin yollarını aramalıdır. Hayatımızdaki sıkıntılar da sanki bunun işaret taşları ve muallimi hükmündedir.

  • “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyame, 75/36)

İnsanların eli ile gelen zulümlere ve ahlaki kötülüklere Allah’ın müdahale etmemesi ise her dem vaki olmamıştır. “Küfür devam eder, fakat zulüm devam etmez” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 2/107) hadisinin de işaretiyle zulüm ve kötülük er-geç karşılığını bulur. Önceki milletlerin başlarına gelen felaketler, daha sonrakilerin uğradığı toplu belalar, savaşlar, afetler doğru okunduğunda, Allah’ın ihmal etmediğini gösterir. İmtihan devam ederken yanlış yapanları uyarmak, hele tokat atmak imtihan sırrına muhaliftir. Dünyanın imtihan salonu olması cihetiyle mühlet verdiğini, kesinlikle ihmal etmediğini gösterir.

  • “O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/178)
  • “(Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 14/42)
  • “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzal, 99/7-8)
  • “Her birini günahı sebebiyle yakaladık; kimine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Onlara, Allah zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Ankebut, 29/40)

Aslında mülhidler, mazlumlara merhametinden değil de ifsat ve ilhadlarını perdelemek için diyorlar ki; “Haydi büyükler imtihan ediliyor diyelim ama şu masum çocukların, zaiflerin ve hayvanların maruz kaldıkları zulümlere ne diyelim, hangi imtihandan bahsediyorsunuz?”

Bunlar ahirete inanmadıkları için orada verilecek mükâfat karşısında bu sıkıntılarının çok hafif düştüğünü hesap edemezler. Ancak o mazlumların inlemelerine kulak tıkayanların imtihanı olduğunu da herhalde düşünemiyorlar. Suriye, Filistin, Irak, Arakan… insanların, özellikle de Müslümanların büyük bir imtihanıdır.

İstiklal Şairimizin ifadesiyle:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Bu ifadeler sanki ümmetin lügatinden silinmiş gibi görünüyor. Bir hayvanın sıradan ölümünü manşet yapanlar, Müslümanların felaketi karşısında istiflerini bile bozmuyorlar. Hatta bazen zevk alıyorlar.

Demek ki Allah ve ahirete imandan uzak bir nazarla bakıldığında olaylar yanlış yorumlanabiliyor. Zalimlere verilecek cezanın, mazlumlara da verilecek mükâfatın büyüklüğü mazlumun acısını dindirdiği gibi, adalet sahiplerinin yüreğine de su serper. Bu olaylar gösteriyor ki, “Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.” “Zalimler için yaşasın cehennem!”

İnkârcılar, kâinattaki umumi rahmeti, düzeni yardımlaşma ve dayanışmayı görmeyerek birkaç canavarın hayvanları parçalamasını veya canavarlaşmış bazı insanların zulümlerini adeta bayraklaştırarak demagoji yapıyorlar. Bu umumi rahmete karşı kendi zulümlerini örtbas ediyorlar. İlahi adaletin o kadar çok tecelliyatı var ki, ecdadımız “Zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur” hakikatini bizzat müşahede ederek tarihe nakşetmişler.

kaynak: sorularla islamiyet

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Allah’ın adaleti ve rahmetiyle kötülüğün tanımı