e
sv

Allah’ın Yardımı

Allah dinini emretmiş, tamamlamış, sonu gören olarak daha yaşam kendisinde tasavvur halindeyken bile yaşanacakları bilmiştir. İnsanlığa emrettiği dininde de bu yaşanacakları-olacakları hak ve adil olarak bildirmiş, insandan kendisine muhtaç olmadığı halde yardım etmesini ve iman rüştünü ispat etmesini istemiştir. İnsan bunu yapabilirse cennetlere geri dönebilecek yapamaz ve şeytanlara aldanırsa cehennemle cezalandırılacaktır. Bu anlamda insanın Allah vaadine yardımı, Allah’ın vaadini gerçekleştirmesine yardım değil, o vaad ile gerçekleşecek nizama düşmanlık edenlerin bertaraf edilmesi yardımıdır. Çünkü kimse kılını bile oynatmasa o vaad gerçekleşecektir.
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Yüce Allah’ın bu yolda insana yapacağı yardım da aslında kendi dinine ve vaadine yardımdır. Yani son belli, gidişat bellidir. İblisin yemini (ahdi) bu kaçınılmaz gerçeği gözlerden saklamak ve insanı o vaad istikametinde yaşamaktan uzaklaştırmak üzerinedir. Yoksa o da akibetin değişmezliğini bilmektedir. Hak galip gelecek kendisi cehenneme mahkum olacaktır. İşte ister ki insanlardan kandırabildiği kadar çoğunu aldatsın ve peşinden cehenneme sürüklesin. Bunu da yalanla, süsle, fısıldamayla, bin bir hile ve tuzakla, Allah ile aldatarak yapsın.

İblis, Allah ile aldatmaya mecbur, kul aldanmamaya mecburdur. İblis mecburdur çünkü bu muazzam ilahi gücün tesis ve emir ettiği din kutsaldır, gayba dairdir. Bu kutsal nizamı kutsal olmayan bir şeyle yıkması mümkün değildir. Bu yüzden en çok da din içindekileri kandırır, şeytanlaştırır.

İnsan, vaad istikametinde yaşamak, bu vaadin alt başlıklarında yer alan Allah muradı, Allah rızası, yaşam gayesi, fıtrat amacı gibi tüm boyutlarıyla dini galip getirmeye çalışmak zorundadır. Bu yolda atacağı her olumlu adım misliyle karşılık görecek, aksine davranacağı her durumda azaplı sonlara mazhar olacaktır.

Allah’ın yardımı bir anlamda da şefaat ve rahmettir ki kula öğüt verir, hatta tehdit eder, bu sayede kötüden caydırır. Bu vaadi sadece iman edenlerin cennetlere gideceği şeklinde yorumlamak nasıl yanlışsa, Allah’ın yardımını da sadece savaş meydanlarına hapsetmek o kadar yanlıştır. Çünkü Allah’ın yardımı; Kur’an’dır, İslam’dır, nefestir, ilimdir, akıl ve ruhtur, her türlü nimet ve medettir. Lakin unutulmaması gereken şey Allah’ın sadece kendisine yardım edene yardım edeceğidir.

“(Allah’ım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha 1/5)

Yukarıdaki ayet imanı tam, dini bütün her kul için yardım beklenecek tek makamın Allah olduğunu anlatan kısa ve öz bir ayettir. Fatiha suresi başlı başına iman manzumesi ve fıtri misak tekrarı ve dahi en kısa Kur’an tefsiridir. (Kur’an’ın Fatiha ile başlayıp, Nas suresiyle yani şeytandan Allah’a sığınmayla bitmesi ise anlayan kalplere büyük mesajlar verir.)

“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara 2/45) “Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisingeriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız. Hayır! Yalnız Allah yardımcınızdır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran 3/149,150) “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 2/107) “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed 47/7) “Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min 40/51) “… Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” (Rum 30/47)

“Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac 22/39,40)

Allah’ın yardımı beraberinde mutlak tevekkülü de getirir ve tevekkül sadece Allah’a ve koşulsuz güvenmek, elden gelen gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır. “De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.”(Tevbe 9/51) “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.”(Al-i İmran 3/160)

Allah’ın yardımına Peygamberler de muhtaçtır; “Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min 40/51) “Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti…”(En’am 6/34)

“Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/40)

“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (Yusuf 12/110) “Peygamberler, Allah’tan yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı.” (İbrahim 14/15) “Andolsun, biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a da lütufta bulunduk. Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.” (Saffat 37/114-116)

Yüce Allah’ın bazen de yardımını kendi yardımın yanı sıra, mü’minlerle de yardım şeklinde gerçekleştirir. “Eğer seni aldatmak isterlerse bilmiş ol ki sana yetecek Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır…” (Enfal 8/62,63) Yardım kelimesi ahireti anlatan ayetlerde şefaat ve bağışlanma olarak geçmektedir. “Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara 2/86)

Zulmedenlerin ise bu dünyada da ahirette de yardımcıları olmayacaktır. “Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Fatır 35/37)

“Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” (Bakara 2/270) “Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.” (A’raf 7/192) “(Ey Muhammed!) De ki: “Allah’ı bırakıp da ilâh olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.” (Sebe 34/22) “Ancak kâfirlerin kalpleri bu Kur’an’a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır. Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar. Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.” (Müminun 23/63-65) “Azap size gelmeden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” (Zümer 39/54) Zalimlerden medet umanların da yardımcısı olmayacaktır;

“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisingeriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız. Hayır! Yalnız Allah yardımcınızdır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran 3/149,150) “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hud 11/113) “Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilâhlar edindiler. Onlar, ilâhlar için (hizmete) hazır asker oldukları hâlde, ilâhlar onlara yardım edemezler.” (Yasin 36/74,75) “Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilecek.” (Şu’ara 26/91-93)

“Allah’ı bırakıp O’na yakınlık sağlamaları için edindikleri ilâhlar kendilerine yardım etseydi ya!? Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Bu, onların yalanı ve uydurmakta oldukları şeydir.” (Ahkaf 46/28) Allah’ın yardımı Hz. Peygamberin cihadlarında defaten kendisini göstermiş, Sahabelerin Allah’a yardımları da yine aynı cihadlar içerisinde yer almıştır.

“Hani Allah size iki taifeden birini, o sizindir diye va’dediyordu. Siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı meydana çıkarmak ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. Bu, suçlular hoşlanmasa da Allah’ın hakkı ortaya çıkarması ve batılı ortadan kaldırması içindi. Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti. Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal 8/7-10)

“Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.” (Enfal 8/48)

Burada iki ayette sözü edilen iki taife, Kureyş müşriklerinin Mekke’ye gitmekte olan silâhsız ticaret kervanı ile, Mekke’den Bedir’e doğru hareket etmiş olan Kureyş ordusudur. Müslümanlar, orduyla savaşmak yerine, kervanı basarak ganimet elde etmek istemişlerdi. Allah’ın yardımı bin melek aracılığı ile gerçekleşmiştir. Yoksa Allah Teâlâ dileseydi, tek bir melekle ya da aracısız olarak doğrudan doğruya yardım ederdi.

Bedir Gazvesinde yaşananlar Allah’ın iman ordularına nasıl yardım ettiğinin güzel bir örneğidir. “Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu. Öteki ise kâfirdi. (Onları) göz bakışıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da dilediğini yardımıyla destekliyordu. Basireti olanlar için bunda elbette ibret vardır.” (Al-i İmran 3/13) Bu âyet mü’minlerin; kendilerinin sayıca üç katı olan müşriklere karşı Bedir’de kazandıkları zafere işaret etmektedir. Müşrikler kendilerini tahminen mü’minlerin iki katı olarak görüyor ve sayıca fazla oluşlarına güveniyorlardı. Oysa bu zahirî bir sayı üstünlüğü idi. Zira Enfâl suresinin 9. âyetinde de işaret edildiği gibi, Allah mü’minleri bin melek ile desteklemişti.

“Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız. Hani sen mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır. Bir de Allah bunu, inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.” (Bakara 2/123-127)

Keza Uhud savaşı en müşkül anlarda Allah’ın yardımıyla iman ordularının nasıl zafere ulaştığının gösterildiği mucizelerdendir. “Hani sen mü’minleri (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden (evinden) ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Hani sizden iki takım (paniğe kapılarak) çözülmeye yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran 3/121,122)

Uhud savaşında, sağ ve sol kanatlara yerleştirilen Hazrec kabilesinden Seleme Oğulları ile Evs kabilesinden Harise Oğulları, Hz. Peygamber’in savaş taktiğine uymamış, savaş esnasında düşmana karşı korkaklık ve za’f göstermişlerdi.
Huneyn savaşı çokluk anında bile Allah’ın yardımı olmadan zaferin mümkün olmadığına delil olarak ayetlerde bildirilmiştir.

“Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisingeriye dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah, Resulü ile mü’minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.” (Tevbe 9/25,26)

Huneyn, Mekke’den Tâif’e giden yollardan biri üzerinde, Mekke’ye yaklaşık on mil uzaklıkta yer alan bir vadinin adıdır. Bu ayetle bir sonraki ayette, Mekke’nin fethinden sonra (H.8) Müslümanlarla müşrik Havâzin kabilesi arasında, bu vadide gerçekleşen savaşa işaret edilmektedir. Savaşta Müslümanların sayısı düşmandan çoktu. Müslümanlar, sayıca üstünlüklerine güvenerek savaş öncesi fazlaca emin ve rahat hareket ediyorlardı. Bu sebeple, Havâzinlilerin kurduğu pusuya düştüler. İslâm ordusunun büyük bir kısmı düzensiz bir şekilde geri çekilmeye başladı. Ancak, Hz. Peygamber’in ve sebatkâr bir grup Müslümanın gayretleriyle dağılan ordunun toparlanması sağlandı ve tekrar hücum edilerek zafer kazanıldı.

Yüce Allah, Kur’an’ında kendisine ait olan yardımı başlıca bu dünyada ve ahiret hesabında olmak üzere buyurmuştur ki zalimlere yardım edilmeyecek, yardım mü’minlere nasip olacaktır. İman neferlerine nasip olan bu dünyadaki yardım da kafirlerle mücadelede, cihatlarda, zorlukların genel olarak aşılmasında şeklinde buyrulmuştur. Ahiret yardımı ise daha ziyade şefaate mazhar olunma veya azabın hafifletilmesi manasıyla kullanılmıştır.

Allah’ın toplumsal veya bütün olarak yardımı ise elbette cihatlarda zulüm ve cehalet ordusunun şeytani neferlerine karşıdır. Peygamberimiz zamanı cihadlarda sıkça görülen bu durum, yakın zamanlarda Türk Kurtuluş Harbinin ve Çanakkale savaşının muharebelerinde de sıkça rastlanmış, Allah iman ordularının zaferi için yardım etmiştir.

Fil suresinde anlatılanların ışığında denilebilir ki Allah haklıdan yanadır, mazlumun yanındadır, küfür ordusuna geçit vermeyecek ve tuzaklarını, bozgunculuklarını telef etmekle yok edecektir.

Allah’ın yardımı görünmeyen ordularıyla gelir, insanlık içerisinden nice dehalar çıkarır ve en mühimi Yüce Allah daha fıtratta rahmet ve şefaatini göstermiş iman nurunu kalkan olarak çoktan vermiştir. “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 2/214)

“Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti: “Onlara mutlaka yardım edilecektir. Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.” (Saffat 37/171-173) Mülk, ilim ve kudret sadece Allah’ındır. O, “Ol!” deyince olduran, “Öl!” deyince öldürendir. O’nun yardımı kulun tek muradıdır ve Allah kendisine ve dinine yardım edene, iman ve itikad edene, helal ve temiz yaşayana, uğrunda savaşana, canını ortaya koyana, hak ve adil olana, doğru ve dürüst olana, Kur’an’ı hayata rehber edene, Peygambere biat edene, mü’min olarak kalmaya yeminli olan Allah dostlarına ve neticeten tevhid erlerine, hanif kullara yardım eder.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed 47/7) Allah’ın cihatlardaki yardımı en malum olan ve en hatırda kalanı olsa da Allah’ın yardımı elbette bununla sınırlı değildir ve gerek bu hayatta gerekse ahiret yurdunda imanlı ve salih amel’li kullara nasip olacak yardım her türlü eziyet ve korkudan ötedir, gerçek güvenlik ve huzurdur. Nitekim Bedir de, Uhud da nice diğer cihatlarda, Çanakkale’de, Kurtuluş savaşında Yüce Allah haklı, itikatlı ve layık olandan yana yardımcı olmuş, iman ordularına yardımını esirgememiştir. “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 2/214)

“Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu. Öteki ise kâfirdi. (Onları) göz bakışıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da dilediğini yardımıyla destekliyordu. Basireti olanlar için bunda elbette ibret vardır.” (Al-i İmran 3/13) Kullar gibi Peygamberlerin de tükendiği, çaresiz kaldığı nice anlar vardır ki Allah’ın yardımı bu anlarda devreye girmiş, kapanan bir kapı yerine onlarca kapı açılmıştır. “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.” (Yusuf 12/110)

“Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti…” (En’am 6/34) İslam’ın yeşermesi, kalplerde yer bulması, iman kardeşlerinin güçlenmesi, korkuların umuda dönmesi ve mü’minlerin eziyetlerden kurtulması da yine Allah’ın yardımı iledir. “O vakti hatırlayın ki siz yeryüzünde güçsüz ve zayıf idiniz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı ki şükredesiniz.” (Enfal 8/26)

“Eğer seni aldatmak isterlerse bilmiş ol ki sana yetecek Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla ve mü’minlerle destekleyen ve onların kalplerini uzlaştırandır. Şayet yeryüzündeki şeyleri tümüyle harcasaydın, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat, Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal 8/62,63)

İman kardeşliğinin gördüğü eziyetlerin ortadan kalkması, tebliğ ve davetin uzak kalplere kadar uzanması, acı dolu yıllardan sonra dahi iman ateşinin sönmemesi hep Allah’ın yardımı iledir. “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.” (Nahl 16/127) “Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder.” (Al-i İmran 3/125) “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran 3/160)

Allah’ın, imanlı kullarına yardım edeceği, kendi dininin hayata egemen olması için canıyla kanıyla didinenleri müjdelere mazhar kılacağı ayetlerin işaretidir ki İslam’ın Kur’an ışığında tüm dünyaya egemen olması için kalemle ve kılıçla cihat eden herkese, Peygamberin ve sahih sünnetinin takibinde olanlara Allah’ın yardım edeceği açıktır ve tarih boyu kazanan tarafların İslam ve iman bakımından üstün olduğu, kaybedenlerin ise bunlardan uzak veya yoksun olduğu aşikardır.

“ .. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac 22/40) “Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ararken ve Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.” (Haşr 59/8)

Allah’ın asıl yardımı inşallah ahiret yurdunda olacaktır ki en masum mü’minlerin ve şehitlerin ve Peygamberlerin dahi bu yardıma ihtiyacı vardır. Çünkü kudret ve mülk sadece Allah’ındır, şefaat tümden ve sadece Allah’a aittir. Yaşamını boş heves ve açlıklar uğruna feda edip dini ve imanı yok sayanların, Kur’an’a hak ettiği kıymeti vermeyenlerin, Allah’ın sınırlarına uymaktan imtina edenlerin bu yardımlardan yoksun kalacağı muhakkak, fani dünyayı sınav olarak görebilen imanlı kulların tevhid dolu yaşamlarının, şirk ve şeytana baş kaldırmalarının, kötülük ve zulümle mücadele etmelerinin, haksız ve adaletsiz olanlarla cihat edenlerin Allah’ın yardımı ile çok daha yüce şefaat ve rahmetlere ereceği (inşallah) katidir. Bu nedenle gerek bu hayatta gerek ahirette Allah’ın yardımını dileyenlerin, Allah’a ve Allah’ın dinine yardım etmesi lazım gelir ki dine yardım etmek en başta Allah’a ve Kur’an’a, sonra Peygamberine iman etmekle, sınırlarına uymakla, tevhidden sapmamakla, şeytanlara ilahlık vasfı vermemekle, haramlara uzanmamakla, helalden sapmamakla, sabretmek ve şükretmekledir.

“Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min 40/51) Çünkü Allah her şeyi gören ve bilen, kudret ve mülkün tek sahibidir. O’ndan başka ilah ve Veli yoktur. Gerçek dost ve güvenilecek tek merci O’dur.

Allah’ın yardımındaki en büyük yanlış ise şudur; söz gelimi fakirler sadaka dilendiklerinde çoğu insan ‘Allah versin’ demektedir. Bunu teolojik olarak düşünürsek dine, ahlaka, insanın fıtratına tamamen aykırıdır, yanlıştır. Allah O’na rızkını nispeti ölçüsünde zaten vermekte, nimetlerini (güneş, su, sağlık vb.) eksik etmemektedir lakin kul bizden istemektedir ve bizim imkanımız dahilinde olan cüzi bir şeyi talep etmektedir. Bizim o sadakayı Allah rızası için vermemiz doğru olandır çünkü infak etmek övülmektedir, o yardım kesemize zarar vermeyecek bizi muhtaç duruma düşürmeyecektir, Allah rızasını aramak gayedir, imkanımız vardır, O’na yardım etmekle aslında yardım ettiğimiz Allah’tır. Yani? O’na vereceğimiz ufak bir yardım onun ihtiyacını karşılamaya katkı sağlayacak, müşkülünü giderecek, kötü yola veya hırsızlığa sapmasına mani olacak, iman kardeşliğini, din kardeşliğini yüceltecek, onunla eşit olmayı kabulümüzü, ona karşı servetle büyüklenmediğimizi ispat edecektir.

Şayet yardımı reddedersek de ona rızık bir şekilde başka yerlerden ulaşacak, biz sevap kaybetmekle kalmayıp, yukarıda bahsolunan cürümlerin vebalini üstleneceğiz. O kişinin sahtekar olması veya gerçekte ihtiyacı olmadığını bilmemiz bile ona yardım etmemize mani değildir çünkü Peygamberimizin buyurduğu gibi doğru olan dilenciye ‘at sırtında gelse de vermektir.’ Bunu suistimal edenlere, defalarca manipüle edenlere karşı üç seferden sonra başka usüller tatbik edilebilirse de vermek, bir şey kaybettirmeyeceği gibi çok şey kazandırmaya da her daim adaydır.

Allah’ın yardımını sadece savaşlarda veya ilimde görmek de yanlıştır. Ruhlarda ve fikirlerdeki inkılaplarda da, nefsin ve kalbin törpülenmesinde, yumuşatılmasında da Allah’ın yardımı kaçınılmaz olarak söz konusudur. Bizi bizden iyi tanıyan Yüce Allah, parçası olan ruhu bize emanet etmekle bize şah damarından yakın olduğunu, akıl ile beyin arasında olduğunu buyurmaktadır. Bu demektir ki aklımızdan ve kalbimizden geçen her şey (yani ruhun görev ve kabiliyetleri dahilindeki her şey) anında Yüce Allah’a malumdur. Dolayısıyla kulun iyileşme ve arınma temennisi saf ve içten olduğu müddetçe kalbinin ve zihninin karanlıktan aydınlığa hicreti imkansız değildir. Yeter ki kul içten ve kalıcı bir tevbe ile Rabbine yönelebilsin.

Bu mesele o kadar mühimdir ki kaderin akışı bile o kul için bu sayede değişir. Çünkü kader statik değil, değişkendir. Gün içinde yaptığımız her şey nihai kaderimize tesir eder ve Yüce Allah o kadere mahkum değildir. Rızasıyla yapacağı en küçük bir yardım ile o kulun tüm gidişatı olumlu (veya kafirler için olumsuz) yönde değişebilir. O halde dua bu yüzden mühim, tevbe bu nedenle rahmet yüklüdür. Lakin unutulmaması gereken şey Allah’ın yardımına mazhar olmanın şartlarını yerine getirmektir. Yani layık, ehil olmaktır. Bu şu demektir ki düzelmeyi istemeyen, azgınlıkta sebat eden, yahut düzelme isteğinde kalıcı ve içten olamayanların Allah’tan yardım görmesi zordur. Nasıl ki duaların kabulü kulun dua öncesi ve esnasındaki durumlarına bağlıysa bu Allah’ın yardımına mazhar olma hali de buna benzerdir. Şeytana tabi olarak şirke batmış inkarcıların kalplerinin mühürlü olması ile kast edilen de Allah’ın yardımının artık onlar için mümkün olmayacağı anlamınadır.

“Yaratıcı kabul etmeyeceği duayı yaptırmaz.”

Kendi hayatınızdan düşünün. Kimi zaman boş vericilikle, gafletle inançlarınızın zayıfladığı olmuştur. Bu dönemlerdeki zorluklarınızı, hevessiz ve gayesiz boş aldanışlarınızı aklınızdan geçirin. Bir de düzelmek umuduyla içinizden sevgi ve minnet duygularının yüceldiği dini bayramlar, bahar sabahları, mutlu olduğunuz anları getirin aklınıza. Etrafa inanç, sevgi, kardeşlik yaydığınız o anlarda bir el size yardım etmiş ve daha fazlasını yapmak içim kendinizde güç bulmuşsunuzdur. Bu örneği Yüce Türk Milleti ve Ulu Önder Atatürk için kurgularsak de karşımıza şu muhteşem tablo çıkar;

Türk Milletinin Yüce Allah nezdinde çok ayrı bir yeri, Türklerin tarihten gelen bir misyonu ve mükellefiyeti vardır; zulme karşı olmak, kahramanca cihad edip esaret tanımamak, mazlumlara rehber ve önder olmak, İslam’ın sancağını şerefle taşımak, mertliği dünyaya öğretmek, Kur’an’ın altın çağına da mihmandarlık etmek. Çünkü Türkler inancımız odur ki Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır. Bu yüzden Ulu Önder ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diyerek bu inanca sahip herkesi aynı çatı altına davet etmiştir.

Bu şanlı Millet tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren çok tanrılı dinlere asla tabi olmamıştır. Kavimsel olarak, civardan etkilenip mesela şaman olanlar olsa da devletler, halklar bütünüyle Gök Tengri denen tek tanrı inancındadır. Bu Tanrı tektir, muktedirdir, göklerdedir, ölümden sonra hesap soracaktır. İslam’ın hatta semavi dinlerin olmadığı çağlarda tespit olunan bu inanç modeli bugün İslam ile birebir uyuşmaktadır. Şamanizm gibi yakıştırmalarla Türk’ün manevi tarihini kirletmek isteyenler iyi niyetli olmadıkları gibi, samimi ve doğru da değillerdir.

Keza bu millet icra ettiği tüm savaşlarda savaş hileleri dışında tuzak ve adiliklere meyletmemiş, mazlum ve esirlere, kadın ve çocuklara, silahsızlara, teslim olanlara dokunmamış, zulüm görse de asla zulmetmemiş, zulme ve şiddete boyun eğmeyerek namus, şeref, gelenek ve devletini korumak adına ölmeyi göze almıştır. Tarih boyu devletsiz kalmamış tek Millet olan Türkler, yenilse de mağlup edilememiş, boyunduruk altına alınamamıştır.

Fedakar ve namuslu Türkler, ölmeye hazır itaatleri, vatana sadık kılıç sallamalarıyla cihana örnek olmuş, ele geçirdiği yerlerdeki insancıl ve inançlara saygılı halleriyle gönüller taht kurmuşlardır. Bu sebepledir ki Türklük Avrupa ‘ya dek uzanmış, cihan imparatorlukları asırlarca dünyanın neredeyse dörtte birini yönetmiştir. (Halen de bu ülkeler ayakta duramamaktadırlar.)

Türklerin İslam’a girişleri de öyle silah zoruyla veya işgalle olmamıştır. Bu büyük bir yalandır. Bu giriş temas ettikleri ülkelerdeki inançlarla tanışmalarının sonucu olarak, yayılma sürecindeki İslam’ı tanıyıp bildikten sonra kendi inançlarına uygunluğu görülüp tabi olunur vaziyette gerçekleşmiştir. Bunun bir savaş ile irtibatlandırılması çok adil değildir. Kaldı ki Türklerin bir önceki dinleri de zaten tevhidin ana esaslarını içerir vaziyettedir. (Türkleri barbar, yamyam, göçebe, dinsiz veya çok tanrılı göstermek isteyenlere sakın aldanılmamalıdır.)

İslam’la tanışmadan önce dahi Türklerin temel ahlaki değerleri, örfleri, ata kabulleri, yaşam tarzları İslami kaidelere o denli uygundur ki geçiş sürecinde hiçbir zorluk yaşanmamıştır. Türkler İslam’a girdikten sonraysa kulların Allah’a gerçek yardımı başlamış, Türklüğün millet olma bilincinden kaynaklanan değerleri ile kaynaşan İslam inancı, bir anda hem vatan topraklarına hem de komşu devletlere, oradan da ele geçirilen topraklara yansımış, İslam çok sayıda taraftar ve gönüldaş toplayabilmiştir. Osmanlı’nın genişleme sürecinde bu yayılma devam etmiş, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya Avrupa içlerine kadar Türk ve İslam kültürü yayılırken, ilim ve akıl da ileri bu uygarlık gittiği yerlere de aydınlık götürebilmiştir.

Ne zaman ki cihadlar savaşa dönmüş, ne zaman ki din şeyhülislamların saltanat dinciliğine teslim olmuş, ne zaman ki bilim geri plana atılır olmuş ve ne zaman ki siyonizm hedefine Osmanlı’yı koymuş o andan itibaren de çöküş başlamıştır. Nitekim Türk anayurdu ilk sınavını Çanakkale ile vermiştir. Çanakkale bir destandır. Mehmetçiğin, ulusu ve ulu önderi Atatürk ile birlikte kaleme aldığı çağlar boyu unutulmayacak bir efsane olan bu harp cihadın en mükemmel örneklerindendir. Neticesi ne olursa olsun, sonuçları nasıl değişikliklere sebep verirse versin, kahramanlık destanı olan bu cihad, imanın yedi düveli dize getirmesine emsaldir. Çokça şehide sebep olsa da bu toprakların vatan kalabilmesi için verilen ilk mücadele odur. Bu cihadda Kahraman Türk’ün insani değerleri dünyaya ispatlanmış, kahramanlığı ispat olunmuş, düşman esirlerine, yaralılarına bile sergilediği merhamet dünya tarihine altın harflerle yazılmıştır. Bir karış toprağı zulme kaptırmamak için verilen bu mücadele imanın zaferi, Allah’ın yardımının eseridir.

Dünya, Allah’ın aynı yardımına İstiklal harbinde de şahit olmuştur. Hem de fazlasıyla. Nerdeyse dünyanın tüm modern ordularının üşüştüğü bu topraklardan bir zafer çıkarmak, bu zaferi kısa zamanda inkılaplarla şereflendirmek ve kalıcı Cumhuriyet’e çevirmek, a’dan z’ye her yönüyle bir mucizedir, kutsal savaşlar arasına girecek mahiyettedir, cihaddır, Allah’ın yardımının en büyük göstergelerindendir. Zulme karşı verilen bu mücadelede Yüce Allah’ın Türk’ü, milleti, orduyu ve başta da Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetiyle ödüllendirmiş olması da gösterir ki Allah Türk milletini sevmektedir, bu milletten razıdır, yardımını esirgememiştir, inkılaplarla kalıcı ve güçlü hale gelen ülke gelecekte de Allah’ın nadide ordularından olmaya devam edecektir. Bu ordunun neferlerinin her birinin de iman eri olduğuna hiç şüphe yoktur. Dolayısıyla Atatürk’e dualarında yer vermeyen hocaların hangi tarafta olduklarına dair iki kere düşünmesi lazımdır.

Allah’ın yardımı nasip olmuştur çünkü kadınıyla yaşlısıyla, elindeki erzakını bağışlayarak, kağnısını verip yaya kar altında cepheye yardıma koşan iman erlerinin tümü Allah rızasından başka gaye, vatan aşkından başka temenni ve hürriyetten başka zafer tanımamışlardır. Allah’ın yardımına mazhar olan bu yiğitlerin ruhu şad olsun. Lakin şu soruyu da kendimize sormak zorundayız; bizler şimdilerde atalarımızın ispat ettiği o inanç ve azimde miyiz? Yani Allah’ın yardımına halen mazhar olsak da neleri kaybettik ve ne hale geldik?

Bir de Anadolu İslam’ı ile Ortadoğu İslam’ına bakmak gerekir. Çünkü Türklüğün meziyetlerinden bahseder ve başarıları ile övünürken, Ortadoğu, Balkanlar ve Yakın Doğu Türki Cumhuriyetlerdeki İslam uygulamalarına da bakmak gerekir. Konu din olduğu için de ana kıstas elbette Kur’an ve iman olacaktır. Kur’an’ı dinin merkezine koyamayan diğer ülkelerin maalesef mezhep ve tarikat hatta hizip çatışmalarına mahkum edilmelerine sebep cehaletleri ve laik olamayışlarıdır. Tek kişilik yönetimlerce hala siyasal İslam’a mahkum bu halkların vicdanlarda inkılaplar yaratması da mümkün olamamakta, anlaşılan dille okunmayan, hatta okunması engellenen Kur’an aydınlatıcı olamamaktadır.

Anadolu İslam’ının tasavvuf kültüründen mahrum, savaş ve terörlerden başını kaldıramayan bu coğrafya insanları, aşırı kaderci halleriyle ve millet olma değerleriyle buluşturamadıkları dini yaşarken örflerinden de destek alamayarak dünya ahiret dengesini tam kuramamaktadır. Oysa denge, hayatın tüm safha ve eserlerinde var olan, kader ve ölçü bildiren, mutedil orta yolu tarif eden, sakin ve esenlik dolu hayatı, tüm kabiliyetlerde haddi aşmamayı düzenleyen ilahi bir şakuldür.

Yine ulus, millet ve bağımsızlık kelimeleri sözlüklerinde onlar için farklı manaya geldiğinden sınırların, bayrakların kutsallığı da zayıftır. Dahası şehit olma önemi ve Kur’an’a siper olma hassasiyeti o coğrafyalar için maalesef çok öncelikli değildir.

Ölmemek adına esareti kabul eden, bilgiden ziyade güce dayanan, parayı baş put kılan, yoklukla boğuşan, dini hurafelere, örflere, sünnete teslim eden, despot din alimlerinin siyonist zihniyetli eserlerini din diye yaşayan bu halkların yeniden doğma ve cihad arzusu da zayıftır. Dolayısıyla ve bilime olan dirençleriyle bu halklar erdirici ve esenlik verici dinden uzaktırlar.

Anadolu İslam’ı ise laik ve demokratik, Kur’ani duruşuyla, Türklükle destekli gücüyle hem hüccet hem kudret anlamında örnek ve liderdir. İmani, kalbi, aşka dayalı, Allah korkusundan ziyade Allah sevgisine yaslı Anadolu İslam’ı bu haliyle dinin nasıl yaşanması gerektiğine de güzel bir örnektir, siyonizmin yıkamadığı son kaledir. Bu cihetle inşallah dünyanın yakın gelecekte inanç ve adil yönetim adına alacağı örnek bu yurdun güzel insanları olacak, hicretlerle iman ordusu bu bayrak altında toplanacaktır. Çünkü bu Türk’ün kaderden gelen mesuliyetidir, Türk’ün alın yazısıdır, Allah’ın Türk’e bahşettiği olağanüstü kabiliyetlerin diyetidir.

Bir de Avrupa İslam’ı vardır ki batının İslam’a biçtiği rol, görmek istediği şekli tarif eder. Şekilci, şiddet ve teröre meyilli, cahil, çirkin, paraya kul, aklı kenara koymuş ve hedef olmaya layık bir Bedevi İslam’ı… Maalesef İslam düşmanlarının her geçen gün artan mensubu nedeniyle çekindiği, geleceğin dini olarak gördüğü İslam’a tasallutları, önce çirkinleştirmek ve sonra müdahale etmek şeklinde gerçekleştiğinden bu bahsedilen çirkinlikleri din adına sergileyenler dış güçlerin hegemonyasındaki dinci kitledir. Dünyanın tüm diğer ülkelerinin, siyonist felsefe dahil İslam’ı getirmek istedikleri nokta bu Avrupa İslam’ıdır. Bunun temellerini de başta yurt dışındaki din kurumlarında ve yasalaştırdıkları husumetlerde atmaktadırlar. Yurt içinde teşkil tarikatların tamamı da bu sebeple yabancı sermayelidir. Yazık ki çoğunda siyonist yapılanma ve masonik felsefe hakim olduğu halde, tarikat ve cemaat mensupları hala İslam’a hizmet ettikleri inancındadırlar.

Türkiye’de 20’si çok etkin, 30 dolayında büyük Tarikat ve cemaat var. Bunların bir kısmının yurt dışı örgütlenmeleri de mevcut. Bu 30 dolayındaki yapının 400 dolayında kolu bulunuyor. Bu yapılara mensubiyet içerisinde olan yaklaşık 1 buçuk milyon kişi var. Sempatizan anlamında ise bu sayının 5 milyondan az olması mümkün değil. Bu yapılar, halkın dinsel duygularını acımasızca sömürmektedir. Bu yapıların bazılarında genel ahlak kurallarına uymak konusunda bile zafiyet vardır. Örnek olarak Timur Soykan’ın “Badeci Şeyhin Sır Odası” adlı kitabına ve İsmail Saymaz’ın “Şehvetiye Tarikatı” adlı çalışmasına bakılabilir.

30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasasının ödünsüz bir biçimde uygulanması. Başka bir seçenek yoktur ve olamaz. Şayet laik demokratik bir sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne veda etmek istemiyorsak… Cemaat ve tarikatlara ait bütün mallara el konulmalıdır. Tıpkı FETÖ’nün mallarına el konulduğu gibi… Cemaat ve tarikatlara ait bütün dernekler, vakıflar, televizyon, radyo, dergi ve gazeteler de kapatılmalıdır. Tıpkı FETÖ’nünkiler kapatıldığı gibi… Aksi halde ikinci bir FETÖ vakasının yaşanması da olasıdır.211

Allah’ın nuru; güneşi bile aydınlatırken, yaşamın ve kainatın tek mimarı Allah iken, Masonların maddecilikten ileri gidemeyip şeytanlarını güneşle simgelemesi, İlluminati’nin aydınlık iddiasıyla hanelere sızmaya çalışması, şeytana kainatın ulu mimarı seslenişleri ne büyük bahtsızlıktır? Nasıl bir çaresizliktir ki halen masonluk ülkemizde bile taraftar bulabilmekte, en iddialı Müslümanlar bile Allah’ın nur üstüne nur olduğunu anlayamamaktadır? Yaşamda bir tek Allah efendiyken, şeyhleri, üstadları, servet babalarını, hatta Peygamberi efendi kılanlar nasıl hesap verecektir? Bu yüzden değil midir ki sayıları 2,5 milyarı bulan İslam ülkeleri aç, cahil ve acınasıdır. Peki Türkiye tüm yalnızlığına, petrolsüzlüğüne, amansız saldırılara maruz kalmasına rağmen neden farklı ve diridir?

İslam’ın modern dünyada olması gerektiği şekli hem halk iradesine, hak ve adalete, hem de laik vaziyette akla uygun kılabilen Atatürk cumhuriyeti (laik İslam) bu soruların cevabıdır. İnançları özgür ve hür bırakıp, baskıları ortadan kaldırıp, karanlıkları dağıtıp, aklı devreye sokarak bilimi rehber edinip umuda ve Hakk’a yürümek, laik ve demokratik olmaktır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin teşkili, Allah’ın izni ve desteğiyle başarılmış bir örneğin tarih sahnesine altın harflerle yazılmış öyküsüdür. Türk İstiklal harbi ve inkılaplar ile yaban otlarından temizlenen İslam, insan haklarına yeniden kavuşan millet ve baskılardan sıyırılabilen zihinler ile başarılan bu aydınlanma, geçmişin şanlı bir zaferi olduğu gibi geleceğin de en bariz ve isabetli hal tarzıdır. Öte yandan Allah’ın yardımına mazhar olan bu Millet, başardıkları ile kendisi de Allah’a yardım etmiştir ki imanın yücelmesi, salih amellerin peş peşe gelmesi, cihadın en kutsalının edası, şehadete uçan kınalı kuzuların Allah nidaları, zulme başkaldırının onuru, Kur’an’ı koynunda saklayan bacıların evlatlarından aziz bildikleri mermileri cepheye yalın ayak taşımaları, taciz ve tecavüzlere başkaldırı, Allah düşmanlarına geçit vermeme, bir ve beraber Allah yoluna baş koyma, tevhid sancağını göklere yeniden yükseltme şerefleri buna örnektir.

İslam alemi maalesef bu mukaddesattan asla yararlanamamıştır. Oysa şu asla unutulmamalıdır ki şayet Anadolu zafere uzanamasaydı… İslam bugün yok olmasa da tanınmaz hale gelirdi. Yani Allah’ın yardımına mazhar olan bu millet İslam’ın bekasını da temin ederek tüm İslam alemine yaşamın en değerli hediyesini vermiştir. Ve bu mesuliyet kutsaldır. Mazlumlara, İslam ve Türk olan devletlere örnek olmaya da devam edecektir. Peki bu mesuliyet yaşadığımız zaman için ne anlama gelir, ne yapmak gerekir ve kimler bu safta veya karşısındadır?

Şanlı tarihimizde atalarımız vatanı ve dini korumak, ezanları gür ve hür kılmak, zulmü dindirmek ve şanlı bayrağı dalgalandırmak için yedi düvele kahramanca karşı koymuş ve selamet yolunda muvaffak olmuşlardır. Peki bu zaman için bizlere düşen nedir? Hayırsız bir mirasyedi gibi tükettiğimiz alın terlerini, sattığımız işletmeleri, kirlettiğimiz, savunamadığımız toprakları, ileri götüremediğimiz teknoloji ve endüstriyi, yüceltemediğimiz bilimi, yozlaştırdığımız ahlakı, güzel örnek olmuşken kötü örnek olmaya doğru yönelişimizi nasıl tarif etmek gerekir? Sabah akşam okunan Kur’an’lardan, duvara asılan Kur’an’lara geçişin mazereti olabilir mi?

Türk’ün mesuliyeti üç başlıdır, ezelidir, mukaddestir; kendisine karşı, mazlumlara karşı, Hakk’a yani tevhide karşı.
Kendisine karşı mesuliyeti doğru ve çalışkan olmak, tarih ve kültüre sahip çıkarken, dili de, yaşamı da güzelleştirmek, mert ve namuslu vaziyette iman ve İslam’la yücelmek, ahlakı da yüceltmektir.

Mazlumlara karşı mesuliyeti; bu güzel hasletlere sahip olarak, zulme direnerek, doğruluk örneği sergileyerek, din ve yaşamı ortak paydada buluşturarak, laik ve medeni yaşayarak, aklı hayata, dini kalbe mihmandar ederek yücelmek ve rehberlik, kılavuzluk etmektir.

Hakk’a karşı mesuliyet ise verilen tüm kabiliyetlerin hakkını vermek, mesuliyeti yerine getirmek, cihana İslam olmanın hürmetini tanıtmaktır, tevhidin doğrusunu örnek yaşayarak ilan etmek, Türk ve İslam burçlarını ölmeyi göze alarak muhafaza ve müdafaa etmektir.

İslam tarihinin tüm cihadları, gelmiş geçmiş peygamber hayatları, İslam’ın doğuş ve yükselişi, Türk istiklal harbi ise göstermiştir ki Allah’ın yardımı ıstırap ve çilelerden, (mağduriyet ve mazlumluklardan), nasuh yakarışlardan ve canı ortaya koymaktan sonradır. Yüce Allah’ın cihad meydanlarındaki yardımını bize bildiren Nasr ve Fil surelerini bir kez daha hatırlayın…

kaynak: imanilmihali

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Allah’ın Yardımı

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ