e
sv

Batı’nın aklı, Doğu’nun aşkı

Akıl, vahiy ve aşk tevhidin üç vazgeçilmezidir ki insanın fıtrat üzere yaratılışını tamamlamak, sapmalarını düzeltmek ve cennet ahlakına dair tekamülünü sağlamak maksadıyla nuzül edilen Kur’an bu mukaddes üçgende tam ortadadır.
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Akıl, vahiy ve aşk tevhidin üç vazgeçilmezidir ki insanın fıtrat üzere yaratılışını tamamlamak, sapmalarını düzeltmek ve cennet ahlakına dair tekamülünü sağlamak maksadıyla nuzül edilen Kur’an bu mukaddes üçgende tam ortadadır.

Akıl; Allah’ı, dini, imanı bulmak için, Yüce Allah’ın ilim ve kudretini, mülkünü idrak edebilmemiz için, yaşamı güzel ve kolay kılmak için, dürüstlük ve iyiliği egemen kılmak için, iyi ve kötüyü ayırt edebilmek ve iyiyi seçmenin neden doğru olduğunu anlayabilmek için bahşedilmiştir.

Aşk; tüm bu yöneliş ve arayışları sevgiyle, muhabbet ve samimiyetle yapabilmemiz, gözlerimizi dünya denen süslü oyuncağa saplamadan, gönülden miraçlar yaşayabilmemiz için lutfedilmiştir. Çünkü dinde sadece yapmak yetmez, sevmek, istemek, kalp bağı kurmak ve haz duymak gerekir.

Çağlar boyu toplumların akıl ve aşk arasındaki dengeleri sürekli değişmiş ve fakat bu zamanda doğu aşka, batı akla teslim olarak – ama her ikisi de yanlış ve noksan yaparak – din erdiricilikten uzaklaşmıştır. Medeniyetleri çatıştırarak, biri diğerini aşağılayarak, dünyayı cehenneme çevirmiş olan insanlık, akıl ve aşkı buluşturamamış ve sonuçta vahiy öksüz veya yetim kalmıştır. Dinin anası akılsa, babası aşktır. Oysa ahir zaman inanç dünyası mutlu aile saadetinden uzak, hırslara esir ve mutsuzluklara mahkum vaziyettedir.

Batının aklı

Ruhsuz ve aşksız batının akla teslimiyetinin sahte devası olan bilim, icatlar değil ama keşifler yoluyla yeni heyecanlar aramış, bulmuş bunlarla suni sevinçler yaşamıştır. Hatta para kazanmış, topraklar elde etmiş ama akıl nimetinin tam karşılığını asla verememiştir. Çünkü tüm bilim ve araştırmaları sistem veya kadavralara mahkumdur ve insan denen varlığın sosyal ve manevi yapısına dair bir şey elde edememiş ve insan denen varlığın muhteşemliğini anlamadığı gibi bu muhteşemliği inkar veya sıradanlaştırma yahut görmezden gelme noktasına kadar gelmiştir.

Aklı ve bilimi tevhide üstün kılmaya çalışan batı, yazık ki Pavlus’la başlayan aldatmalara mecbur kalmış, hakikat arayışına asla girememiş, girenler ateşlerde yakılarak yok edilmiştir. Çünkü tevhid arayışlarının tümü aşka ve dolayısıyla doğunun dinine çıkacaktır ve bu akılla yönetilen batının istediği son şeydir. Bu anlamda doğu bir risktir, tehlikedir ve zayıflatılması yahut ortadan kaldırılması gerekendir. Bu idrak ise ezeli beşeri saadeti engelleyen en büyük etkendir.

Allah’tan değil de hukuktan korkan, hukuk kurallarını yaşamın kutsallığına dayandıran, korkularını telkin edecek çözümlere aşık olan batı, sürdürdüğü zavallı yaşamlarla ruhtan ve imandan mahrum vaziyette, ibadetlerini dahi günlük meşgale kapsamında ve sıradanlık edasıyla yaparken, huşuyu yakalamaktan da çok uzaktır.

Endüstrileşen, makineleşen batı, bunlara ilah diye tapmakta olduğunun farkında dahi olmadan sayısız ilah yaratmakta, parayı, nefsi, egoyu tanrılaştırarak, gerçek dini çekmecede sakladıkları kutsal kitapları ile sınırlamaktadır.

Kişisel ve toplumsal çıkarlarını korumak ve statülerini muhafaza etmek adına, her türlü tehdidi ve her yoldan defetmek hakkını kendisinde gören batı, doğunun aşkını tanıyamadığından dinin lezzetine de erememekle, beşeri meşguliyet ve zaferlerle yetinmek mecburiyetinde kalmıştır.

Sahte dostlukları yaşamak zorundaki batı, gerek Yüce Allah ile ve gerekse diğer insanlarla gönül bağları kuramadığı için alkole hücum etmiş, dertleri, yanılgıları, çaresizlikleri alkol şişelerine hapsetmeye çalışmıştır. Tek başına hayatlar yaşayan batı hiçbir zaman mahalle, komşu, kardeş olamamış, en yakınlarına dahi gönlünü açmayarak, ölüm korkusu ile nefes alıp vermiştir. Ahiret hesabından değil de ölümden korkan insanların da malum sonu olan ruhsuz ve itikadsız akibet, tüm batıyı sarmış, mutsuz ve umutsuz vaziyette ve çoğu yalnız ve terk edilmiş olarak ölüp gitmiştir. Halen de öyledir.

Yabancı düşmanlığının altında da işte bu ölüm korkusu ve doğu insanının inançlarından etkilenmeme isteği vardır. Çünkü Teslis inancıyla mahvedilmiş hayatlarının sahte ve yanlışlığını kalplerinde hisseden ama bunu itiraftan çekinen batı, rahiplerin günah çıkartma seanslarına mahkum olmakla o rahipleri çoktandır ilahlaştırmış, paraya boğmuş ve şefaati onlarla sınırlamış haldedir.

Bu yanlızlık ve yanılgılar aile bağlarını dahi zayıflatmış, toplumun nüvesi durumundaki aile çökünce millet olma şurru kaybolmuş, geriye şehit olmayı dileyemeyen, kendisinden başkasını düşünemeyen, dini psikolojik seans olarak gören bir toplum kalmıştır.

Kötülükle mücadeleyi karanlık güçlerle ve şeytanlarla (cadılarla) rekabet olarak gören ama bunun neden ve nasılını bir türlü anlayamayan batı, cadı diye kedileri ve insanları yakarken dinden değil nefsinden emir almış, korkularını dinleştirmiştir. Aynı durum haçlı seferlerinde de mevcuttur ve sadece Müslümanları değil öncelikle Hristiyanları ve hatta yahudileri katleden haçlılar din adına çıktıkları yolda malesef paraya doğru yönelmiş, güç ve toprak arzusu katliamlarına daha da hız katmıştır. Tüm o seferlerin sonunda gelinen nokta ise sadece hüsran, kan ve göz yaşıdır. Bu aynı zamanda doğunun aşlı ile batının aklının arasını da açandır. Çünkü oralarda ekilen nefret ve kin tohumları rahip ve papazlarca asıl olarak akıl ve aşk kardeşliğini engellemek adına atılmıştır. Bu şeytani plan ise yazık ki muvaffak olmuştur.

İslam’ı tanımaktan mahrum bırakılan batı, doğu insanının yaşam ve inançlarından da habersiz kalmakla aşkı tanıma şansını yitirmiş, İslam’ı terör sanır hale getirilmiştir. Düzmece eylem, söylem ve tezgahlarla terörle aynı anlamda kullanılmaya başlanılan İslam kelimesini Müslüman dünyanın doğru tanıtamamasının da etkisiyle İslam batıdan vize alamamış ve akıl mahzunlaşırken, doğudaki aşk kara sevdaya tutulmuştur. Müslümanların yaşadıklarıyla, İslam’ın farklı şeyler olduğunu anlayamayan, Kur’an’a müracat etmekten korkan batı düşünmediği ve o çok övdüğü aklı din alanında işletemediği için de pozitif maddecilikten kurtulamamış, her şeye akıl ile çözüm üretmeyi dilerken, berzah ötesinin tamamını inkara yanaşmıştır.

Bu açığı kapatmak adına masallar ve suni inançlar yaratan batı, melekleri kanatlı çocuklara, insanları ilahlık mertebesine, tabiatı doğuran ve yaratan mevkine getirmiştir. Zenginlikleri mutluluk getirmemiş olan batı, disiplin ve hukuka riayeti kendisini korumak adına işletmiş, imandan veya Allah emri olduğu için değil de cezalandırılmamak için suç işlemez hale gelmiştir. İnsan hakları iddiası da evvela kendi canını emniyete almak ve sonra refahını teminat altına almak içindir… Allah emrettiği veya olması gerektiği için değil.

Servetleri ve statüyü muhafazaya gayret etmek özlemiyle beşeri ve ilahi olarak aracı ve şefaatçiler üreten batı, papalık makamı gibi tepe bir mevki kurarak, gözle görülür, sesi duyulur bir ilah modeli geliştirmiş, vebali o mevkiye yaslayarak, dine haram ve helal koyma yetkisini de o makama teslim etmiştir.

Birey olarak yapayalnız yaşayan batı, aklı ile Allah’ı bulamamış, Allah sevgisi ve Allah korkusunu başka sevgi ve korkularla doldurmuştur. İmandan, ruhtan, samimiyet ve muhabbetten mahrum batı sadece akla değer vermekle mutsuzluğa mahkum olmuş ve esenliği sahte mutluluklarda, sapıklıklarda, geçici heveslerde ve satın alma gücünde aramıştır.

Lakin bunun zararı sadece kendisine veya doğuya değil, aynı zamanda ve daha çok dine olmuştur ki kendi dinleri aşktan mahrum kalırken, doğunun aklı inkar etme hastalığına da çare olmayarak, doğunun dinleri de güdük kalmıştır. Akıl ve aşkın birleşmesine karşı duranlar ise daima din adamları olmuştur ve bu onların sadece cehalet veya korkuları sebebiyle değildir.

Doğu’nun aşkı

Doğu ile kast ettiğimiz İslam alemidir, tek Allah inancı ve tasaavuf türü aşk ile Allah’a yönelmektir. Doğu, akılla sayısız yenilik ve güzelliklere imza atmışken özellikle Gazali’den sonra aklı tamamen terk etmiş, Emevi ve Abbasilerin zulümlerinden beri süregelen ilimsizlik ve kadere mahkumiyet idrakinden uzaklaşamadığı için aşkla yetinmeye mecbur bırakılmıştır.

İman bu nedenle ön sıralara çıkabilmiş, dinin manevi yönü ağır basmış, ahiret temennileri ibadetlere yansımız ama yaşanan aleme dair akılcı çözümler üretilememiştir. Ahirete dair temenniler de bu dünyada yaşanan bu gaflet ve inkar nedeniyle yarım kalmıştır.

Batının aşkı terk edişi gibi doğu da aklı terk etmiş, akılsızlık ve bilimsizlik ağlarında örümceğe teslim olmuş, tevhid nurunu tüm kalbiyle dilerken, o tevhide dair idrak ve mücadeleyi tanıyamamıştır. İş, bilimi toptan inkar durumuna kadar gelmiş, ilim (kutsal olan) ve bilim (beşeri olan) ayrımı yapılarak sadece ilme yönelinmiş, akıl ötelenmiş, gayba dair fantaziler dinleştirilerek ve fakat beşeri mecburiyetler yok sayılarak ameller ibadetle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.

tembellik ve miskinlik getiren bu hal ise kalbi ilimlerin yücelmesine fırsat tanısa da akli ilimlerin çürümesine ve ithaline sebep olmuştur. Batıdan ithal edilen akli ilimler ise zeminsiz olduğu için tam monte edilememiş, istenen hasılayı sağlayamamış, neticede parasızlık, cehalet ve muhtaçlık doğunun kaderi olmuştur.

Doğu, batının bireyciliğinden sakınmak adına, iman kardeşliğini tesis yerine, tam tersi bir uygulamayla sürüleşmeyi seçmiş, iradesini tek kişiye teslim etmiş, düşünmek yerine yapmayı, okumak yerine dinlemeyi tercih etmiştir.

Kur’an’a saygı dahi imandan nasiplense de bilgisizlik ve inkardan dolayı alınacak ağır ahireti bedelden sakınmak ve kurtuluş için affedilmeyi dilemek arzusundan kaynaklanmaktadır ve doğu bu saygıyı dahi akılla buluşturamadığı için anlayarak okumaktan dahi uzaktır, uzaklaştırılmıştır.

Aklı inkarın bu denli zararlı ve şeytani bir seviyeye gelmesi ise Kur’an’dan beklenen güzel netice ve değişikliklerin hayata geçmesine mani olmuş, Peygamber aşkı dahi yalan ve uydurma hadislerle karışarak akıl süzgeci tamamen devre dışı bırakılmıştır.

Kur’an ve sünnet felsefesinin temeli olan tevhid nuruna aykırı sayısız şey (yorum ve rivayet) din diye ilmihallere sokulmuş, fıkıh kitapları abuk subuk masallarla doldurulmuştur. Aşkı körüklemek adına yapılan tüm bu gayretler gerçek aşka da aklın işletilmesine de mani olmuş ve neticede cahil ve körü körüne bir itaat yaratmıştır.

Bugün doğu neden iman etmekte olduğunu dahi izahtan yoksundur. Şeylerin neden helal veya haram olduğunu bilmemekte, cennet ve cehennemin mantığını anlayamamakta, hanifliğin neden özendirildiğine akıl yürütememekte, şeytanın gayretlerini zihninde canlandıramamaktadır.

Tüm bu akıl yürütmeler yerine dilinde Allah sevgisi olduğu halde yaşamakta, ibadet ve tesettürü cennetler için yeterli sanmakta, insani değerlerden mahrum olduğunun farkında dahi olmayarak ve bunları kazanmak adına mücadele etmeyi dahi düşünmeyerek İslam hukukuna geçememekte, hukuku Kur’an temeli üzerine tesis edememektedir.

Aracı ve şefaatçi kitle, batıda olduğu gibi doğuda da baş roldedir ve aklı inkar edip kendi kurtuluşu için mücadele ön göremeyenlerin ortak mecburiyeti olan bu birilerine sığınma güdüsü doğuda da tüm heybetiyle yaşanmaktadır.

Lakin doğuda bu sığınma işleri, batıda din adamlarına sığınma gibi alenen değil, tarikat şeyhlerine veya makam sahiplerine biat şeklinde yaşanmaktadır ve bunun sebebi dinen yasak olduğunun bilinmesidir. Buna rağmen sığınılması ise işte aklı inkar sebebiyledir.

Bu sığınmalar ferdilikten toplu göçlere terfi ettiği için de mezhepler, tarikat ve cemaatler ortalığı kasıp kavurmakta, İslam tanınmaz hale gelmektedir. Tamamı şirk kokan bu gafletlere akıl yoluyla da mani olunamadığı için ve kalp tatlı yalanlara her zaman meyilli olduğundan tedbir de üretilememektedir.

Neticede ilahi nizama ve Yaratan’a duyulması gereken aşk, maneviyata, meçhule, gayba, cennet aşkına kaymakta, kalibrasyonu bozulmakta, akıl da inkar edildiği için rota yeniden düzeltilememektedir. Herşeye rağmen doğunun aşkı, kalplere iman ruhunu katmaya, Kur’an’ı saygın kılmaya yeterli olsa da akıldan mahrumiyet gerçek dinin yaşanmasına mani olmakta ve din erdirici olamamaktadır. Dinde aslında olmayan din sınıfının teşkili de bu akıldan mahrum sevgi yönelişine rehber edinme isteğinden kaynaklanmaktadır.

Kur’an yolu, vahiy

Vahiy, Allah’ın tüm insanlık için ve tüm zamanlara dair gönderdiği ‘hidayeti yakalama ve fıtratı hatırlama’ fırsatlarıdır. Tüm ümmetlere ve tüm zamanlara nasip olan bu hikmet, akıl ve aşkı ayrı ayrı tanıtarak, ikisinin birlikteliğini emreder.

Çünkü dinde sadece yapmak yetmez, sevmek ve istemek gerekir. İstemek ve sevmek ise neden sevilmek zorunda olduğunun idrakiyle mümkündür. Huşu ise akılla tanınır hale gelen gerçeğin kalplerde yaşattığı huzurdur ve yine idrak için lazım olan akıldır.

Allah sayısız ayetinde aklını işletemeyenler üzerine pislik atacağını duyururken, muhabbet ve samimiyeti de din için şart koşmakta, her ikisinin birlikteliğini İMAN diye tanıtmakta, tevhid veya haniflik şeklinde bu imanın yaşama nasıl yansıtılması gerektiğini örnekleriyle göstermektedir. Bu anlamda Kur’an tüm insanlığın kurtuluşu ve esenlik kaynağıdır ki Kur’an, aklı ve imanı vahiyle buluşturan, sevgi ve korkuyu aynı anda yaşatan, müjde ve ikazları aynı anda sunandır.

Allah kelamı Kur’an geçmişte işlenen hataların sentezi vaziyetinde ahir zamana dair nasihat eden, doğu ve batıyı, neticede tüm insanlığı hayır ve güzellikte buluşturmayı dileyendir. Bunun diğer bir tercümesi ise akıl, vahiy ve aşk buluşmasıdır ki vahiy Kur’an’dır. Akıl ve aşkın buluşmasına engel olmak isteyen zalim insanların, vahye düşman olacağı ve akıl ve aşkı vahiyden uzak tutmak isteyecekleri de aşikardır ve Kur’an bunu bize on dört asır önceden duyurandır.

Yani Kur’an bir yandan akılı över ve akıl ile doğru hükümler üretmeyi emrederken, diğer yandan da kalp ve sevgi ile iman filizlerini kardeşlik anlayışı içinde topluma yaymayı emreder. Bunu yaparken de imanı şeytanlara karşı koruyucu tek kalkan olarak tanıtır ve iman etmeyenlerin cennetlere giremeyeceğini duyurur.

Kur’an, ortak insanlık değerlerini yüceltir, ahlak ve salih ameli dinin meyveleri olarak sunarken, kalpleri imanla, akılları idrakle doldurmayı murad eder. Kur’an, kadavralara değil insan ruhuna, makinelere değil insana yatırımı öngörür ve hayatın kolaylaşması, modernleşmesi gayesi dinde asla yoktur. Olan Kur’ansal ilkelerin hayata yansıması, ilahi ilmin beşeri bilimler yoluyla anlaşılır hale gelmesidir. Yoksa konfor putu dinin ve Kur’an’ın emri değildir. Bu gaflet sürdüğü içindir ki para, nefis, makam, ibadet, servet, dünya malı gibi sayısız putlar üremiş, dine dikenli sarmaşıklar gibi dolanmıştır.

İnsan ilmi ise yaratılışın mucizesi ve şahanesi olan insan ruhunun özünü, sahibini yakalayabilmek, anlayabilmek gayretidir. Konuşan, gören, duyan, dokunan, irade kullanan, hatırlayan insanın bunları nasıl yapabildiğinin cevabı işte bu ilimdedir. Bu ilim hayata geçer ve hak ettiği kıymete ererse o vakit kalp ve akıl aynı değere sahip olacak, her ikisi birlikte anılarak hastalık ve sapmalara çift yönlü yaklaşım mümkün olacak, kalpler tamir edilince bedeni hastalıklar da ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlık kabul etmese de kalbi hastalıklı olanların bedenen saplıklı kalması mümkün değildir.

Şeytanın anlaşılması dahi akıl ve kalbin işbirliğiyle mümkündür ki dinin abdesti durumundaki iman ile hissedilen şeytan, akıl yolu ile müdahale ve kandırmalarından teşhis edilir ve şeytanı bilmek ve korunmak gerektiğini anlamak iman ile, dört yandan yaklaşan ve türlü hileler icat eden şeytanı sezmek ve korunmak için aldanmamak akıl iledir.

Doğunun aşkı ile batının aklını vahiyle buluşturmak ise olması gerekendir ve dünyanın mecburiyetidir. Başka yaşam yok, başka hayat yoktur. Bu hayatın fıtrata uygun, doğru ve güzel yaşanması, akıl ve aşkın evliliği, bu ikisinin vahiy istikametinde kol kola yürümesi ile mümkündür.

Batı ruhtan, aşktan, Kur’an’dan, imandan kaçtıkça, gaflet ve hatalarını kabule dip düzeltmek yerine yalan mutluluklara razı yaşadıkça doğunun aşkından da mahrum olmaya, vahyin erdiriciliğinden de yoksun kalmaya mahkumdur.

Doğu, ilahi aşkı damarlarında hissetse de aklı kenara koymakla çaresiz ve zavallı bir hayata mahkumdur, ithal bilimle ayakta durmaktan acizdir, vahyi idrakten dahi uzaktır ve esenlik hem doğu hem de batı için bu halleriyle hayaldir.

Vahiy ortada mahzun vaziyettedir ve aşkı ve aklı davet etmektedir. Bu buluşma halen gerçekleşemiyorsa bunun suçu sadece engelleyen din adamlarında veya kandıran şeytanlarda değil, aklı veya aşkı veya vahyi veya her üçünü inkar eden insandadır.

Çünkü şeytan zorlamaz, hiçbir din adamı kolunuzdan tutup sizi günaha sevk etmez. Allah aklı ve ruhu aynı anda bahşetmekle akıl ve iman yoluyla korunmayı ve ayırt etmeyi nasip etmiştir. Korunmamak zalim, cahil ve nankör insana yakışandır ama cennet ahlakından uzak olmaktır.

Bu dünyada cennet ahlakına akıl ve aşkla erişemeyenler ise bu halleriyle asla cennetlere eremezler. Çünkü vahiy anlaşılmak ve sevilmek ister. Çünkü Allah, tanınmak, bilinmek, kudreti ve ilmi ile yüceltilmek ister. O, dilemeseydi bunca kitap ve peygamber göndermez, sayısız ayetiyle kendisini ve sıfatlarını tanıtmazdı. O tanınmak ve ilah kabul edilmek ister ki bu bir rica değil kutsal bir emirdir. Bu inanç aklı ve kalbi aynı noktaya bakar kılmakla mümkündür.

NETİCE

Batı er yada geç aşkı ve Kur’an’ı bulacaktır. Mesele doğunun kalbindeki aşka ne zaman aklı katabileceğindedir! Şayet batı aşka, doğunun akla geçişinden önce hicret ederse bizler için kölelikten ve cehennemlik olmaktan başka bir seçenek kalmayacaktır. Çünkü kudretine hücceti de katacak olan batı o zaman gücün zirvesine çıkacak ve hücceti dahi yarım yaşayan doğu, kudretten mahrum haliyle hizmetçilikle yetinmek zorunda kalacaktır.

Buna sebep olmamak için bizlerce yapılacak şey bir an önce akla değer ve kıymet vermek, Kur’an’ın akla dair söylemlerini ciddiye almaktır. Kur’an’ın yarısına inanıp yarısına inanmamak diye bir şey yoktur ve bu iman etmemektir. O halde Kur’an aklı emrediyorsa inanç sahipleri bir an önce akla müracat etmeli, aklı sadece günlük yaşamı planlayan bir zeka olmaktan çıkartıp daha ulvi ve kutsal meselelere mesnet etmelidir.

Doğu şayet akla batının aşka hicretinden önce hicret edebilirse de güç bu kez iman kardeşlerine geçecektir. Bu bir zafer olsa da tam istenen değildir çünkü bu kez batı köleleşecek ve garibanlaşacaktır.

Doğrusu ve olması gereken batının aklı ve doğunun aşkını aynı anda Kur’an’da ve vahyin el değmemiş halinde buluşturmaktadır. Bu yapılırsa fıtrati gaye ve Allah’In muradı hasıl olacak, cennet adeta dünyada yaşanır kılınacak, esenlik ve huzur yakalanacak, düşmanlıklar bitecek ve şeytanlar kaybederken, tevhid kazanacaktır. Bu uğurda mücadele ise Allah emridir ve mücadeleden kaçanlar için cennet diye bir hayal olmayacaktır. Aksine bu buluşmaya mani olmaya her şeye rağmen gayret edenler ile bu ideali tesise uğraşmayanlar cehenneme konuk olacaktır.

Çünkü vahiy, aşk ister, akıl ister, teslimiyet ve mücadele ister.

Son söz, hicret sadece mekansal değişiklik değil aynı zamanda ve daha fazla akıl ve kalplerde yaşanan göçlerdir. Şeytanlıktan imana, şirkten tevhide, akıl veya aşktan vahye göç edilmedikçe gerçek mutluluk bu gezegene asla nasip olmayacaktır. Burada bize düşen en büyük görev ise İslam’ı doğru yaşayarak örnek olabilmek, aklı aşkımıza dahil edebilmek ve vahyi akılla anlayıp aşkla hayata geçirmeye çalışmaktır.

kaynak: iman ilmi hali

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Batı’nın aklı, Doğu’nun aşkı

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ