e
sv

Dünya Sınavı

Yüce Rabbimiz, insanları en güzel şekilde yaratmış, akıl ve irade gibi üstün özelliklerle de donatmıştır. Bu akıl ve irade sayesinde bizler hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayırt ederiz ve ona göre hayatımıza yön veririz. Bunun sonucu olarak bizler ya Rabbimizin rızasını elde ederiz ya da cezaya çarptırılırız. Yüce Rabbimiz; “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?” (Beled, 90/8-10; bk. İnsan, 76/3) buyurarak bizlere iki yol gösterdiğini beyan etmektedir. Bu yollar hayır ve şer yollarıdır. Biz de bu iki yoldan birini kendi akıl ve irademizle seçer ve ona göre bir hayat tarzı oluştururuz.
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Başlangıçta insanlar, tevhit inancına bağlı tek bir ümmet idi (Yunus, 10/19). Ancak insanlar zamanla değişik sebeplere bağlı olarak çeşitli millet ve gruplara ayrılmışlardır. Eğer yüce Allah dileseydi hepsini İslam üzerinde birlik ve beraberlik hâlinde tutardı, ihtilafa, anlaşmazlığa, bölünüp parçalanmaya izin vermezdi. Akıl ve iradenin gereği olarak, kimin nasıl hareket edeceğini sınamak için hepsine tevhid inancını ve doğruluğu emretmekle beraber, kendi tercihlerine dolayısıyla da ihtilaflara imkân bırakmıştır.

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara 2/155)

“Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.” (Muhammed 47/31)

Dünya sınavı, cennetlere geri dönmeyi hak edecek beden ve ruhların tayin edilme, Adem Peygamber ve eşine ilk günahı işleten gafleti kalbinden söküp atamayanların cennetlerden mahrum bırakılma imtihanıdır. Sınav ayrıca insanın içsel nüvelerinin testi, cennetteki yaşama uygun hale getirilmesidir. Ve sınav keyfi değil mecburidir. Yüce Allah sınavın parçası olarak kullarına değişik süre, imkan ve kabiliyetler verir, kimini acıyla–sabırla, kimini parayla-şükürle sınar ki sınav hak olsun, zerrece haksızlık yapılmasın, herkes layığını bulabilsin. Neticede dünya sınavı bireysel olsa da proje olarak tüm insanlığın denenmesi ve tekamülünün ilerletilmesiyle alakalıdır.

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.” (Tevbe 9/126)

Allah insanı nefsinin şehvetlerine ve şeytanın vesveselerine maruz kalacak şekilde yaratmış ama buna karşı koyacak akıl, hayır ve şerri ayırt edecek vicdan (kalp gözü) bahşetmiştir. Özgürlük insanlara, nefis ve şehevi hislerin akislerinin görülmesi için verilmiştir. Bunun için de insanın dünyaya gönderilmesi ve sorumlulukla imtihan edilmesi gerekliydi. Dünya sınavı, cennetlerde işlediği suç nedeniyle yeryüzüne indirilen insanın, yeniden o cennetlere layık olduğunu kanıtlayacağı, süreli bir elemeye tabi tutulmasıdır ki Allah’ın emir ve yasaklarına uyup, O’nun hak vaadi istikametinde yaşayanlar cennetlere vasıl olacak, iblisin ahdi istikametinde kanıp aldananlar cehenneme doluşacaktır. İşte sınav bu ayrımın yapılmasıdır, İblis bu ayrımın yapılabilmesi için sınav vesilesi olarak yaşamın negatif kutbunu temsil etmektedir.

Yüce Allah dünya denen sınav yurdunu cennetin kopyası şeklinde güzel vaziyette yaratmıştır. Ayetler de dünya gezegeni bu yüzden mükemmel tarif edilir. Kötü gösterilense dünya hayatı yani yaşamdır ve buna sebep insanın nankörlüğüdür.

Kur’an hayatı bir imtihan, dünyayı bir imtihan alanı, sahip olunan imkanları da birer imtihan aracı olarak görür. Amaç, Allah ile kulun beraberliğidir. Bunun dışında kalan her şey madde ve manasıyla, bu gayeye hizmet eden araçlardır. Zorluklarla yapılan imtihan bir doğumun, mutlu bir geleceğin habercisidir. (Kasas 5) Bolluk ve refahla yapılan imtihan ise çöküş ve huzursuzluk öncesine rastlar. Musibetle gelen ıstırap da başarılı olmanın şartı, musibete şikayet etmeden sabır’dır. Musibet atılan yanlış adımlardan doğan noksanları gidermeye yarar. Bunun içindir ki Kur’an musibeti “elin kazancı” olarak niteler. (Şura 30)

Bizlerin bu yaşamda hoşumuza gidenler kadar gitmeyen nice tecelliler de vardır. Allah bize bunlara sabır ve rıza emreder, bunların hayır olabileceğini söyler. Keza hayır görünenlerin de şer olabileceğini buyurur. Kazaya rızanın hiçbiri hüsrana uğramamıştır. Bu başa gelenlere öfkelenmek ise aşağılanma ve lanete uğrama sebebidir. Bunun en güzel örneği secdeye isyan eden iblis ve cumartesi balık yasağına öfkelenen Yahudilerin maymun ve domuza çevrilmesidir. Sabır ve şükürde öne çıkanlar ise gerçek tevhid erleridir.

Sabır, zaferden emin olanların tavrıdır. Kur’an; ‘sonuç takva sahiplerinindir’ (Kasas 83) diyerek mutlu bir son müjdelemektedir. O halde takva sahiplerinin(muttakilerin) ümitsizliğe düşmesi Kur’an ruhuna aykırıdır. Sabır, nefsi itibarıyla aceleci olan insanın bu eksikliğini gideren bir ruhsal yardımdır. Bu yüzden Hz. peygamber sabrı ‘insanoğluna yapılan lütufların en hayırlısı ve en genişi’ olarak nitelendirir. (Buhari, Rikaak, 30) Güzel sabır ise halka şikayeti olmayan, mazlumluğun sadece Allah’a bildirildiği sabırdır.

Her şeyin Allah’tan geldiğini ve Allah’a gideceğini bilen vicdan, Allah’ın arzu ve iradesi dışında bir şeyin meydana gelemeyeceğini de bilir. Allah kötülük istemeyeceğine göre, gelen dert ve gamın da nihayet hayır olan bir manası var demektir.

İslam toplumunda fertlerin birbirlerine yardımları içinde sabrı tavsiye etmeleri önemli bir yer tutar. (Asr suresi). O kadar ki sahabiler surenin nüzulünden sonra, karşılaştıklarında ve ayrılırken birbirlerine bu kısa sureyi okurdu. Çünkü surede amel, hak ve sabır dikkate sunulmaktaydı. Ve bu üçü zafer ve mutluluğun esasıydı. Nimetlerle azmamak da sabırdır, bolluk içinde dengeyi korumak da.

İblis sınav vesilesidir ama kötülüğün yaratıcısı, ilahı değildir. Bu sebeple insanlara etkisi, zıt istikamet yaratmak şeklinde değil, var olan zıtlığı güzel göstermek şeklindedir. Hakikati değiştirmek gücünde olmayan iblisin tüm gayreti, mutlak doğruları şüpheli, yanlış, adaletsiz göstermeye çalışmak suretiyle, Kur’an, İslam ve Hz. Peygamber düşmanlığı oluşmasına katkı sağlamaktır.

Bu dünyadan başka bir yerde yaşam yok, başka gezegenlerde sınav edilen yoktur. Herkesin eceli kendi kıyametidir. Sınav bu hayattan berzah alemine geçilene dek sürecektir. Ömürler, bize şahdamarından yakın olan Allah’ın bizleri tanıması için kafidir. Bu sınavda kendisine süs olarak verilen servet, evlat, kadın, mal ve eğlencelere haddinden fazla kıymet veren insanlık, şeytandan gelen dürtülerle de fani olduğunu unutma gafletindedir. İnsan parası kadar şeytandır. İblis de ahiret hesabından ziyade ölüm korkusuyla korkuttuğu içindir ki gayba ve ahirete iman eden sayısı azalmakta, gayesiz kılınan yaşam, sınavdan çok, sınırsız bir sefa alanına dönmektedir. Bu gaflet ise vebali ortadan kaldırmadığı gibi hesap verilmesini de güçleştirmektedir. Çünkü bu dünya ahiretin tarlasıdır, kimse kimsenin günahını üstlenemeyecektir, şefaat tümden ve sadece Allah’a aittir, yenen haklar bu dünyada olmasa da ahirette mutlaka sahiplerine iade edilecektir.

“Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür. Hiç şüphesiz buna kendisi de şahittir. Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır. Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her hâlinden mutlaka haberdardır.” (Adiyat 100/1-11)

Bu sınavda niyetler amellerden üstün, iyiliklere sevaplar misliyledir. İman edip salih (hayırlı, güzel, faydalı) amel üretenlere korku olmayacak, batıl ve haksızlıklara imza atan inançsızlar için sınav zorlu ve akıbetler kahırlı geçecektir. Ve hayat servet yığma yarışı değil, sevap biriktirme gayretidir. İnsan tevbe ve duası kadar insandır. Sınav sonunda zerrece haksızlık yapılmadan herkes hak ettiği sonsuz hayata başlayacaktır. Ahiret hak, hesap hak, cennet ve cehennem haktır. Bu nedenle sınavın öncesi, esnası ve sonrasını yeterince açık izah eden ayetleri iyi okumak, doğruyu sadece Kur’an’da bulmak lazım gelendir. Çünkü tabi olunsun olunmasın hesap … Kur’an iledir.

İblisin bütün telaşı, aldığı müebbet cehennem cezasından bir ihtimal kurtulmak umuduyla ki ayetler kaderinin değişmeyeceğini buyurmaktadır, insanı da aynı akıbete mahkum etmeye çalışmaktır. Lakin ayetin ifadesiyle insanların çoğu şeytana aldanarak iman etmeyecek ve cehenneme gidecektir. Çünkü şeytan ve ordusu güçlü, maharetli ve ahdine sadıktır… insan ise misakına sadık kalamayacak kadar cahil , nankör ve zalimdir! İkinci bir sınav ise olmayacaktır!

Sınavdan ibaret olan bu hayatımızdan başarıyla çıkabilmek ve sonraki yaşamlarımıza iyi bir yaşam seviyesiyle başlayabilmek, hem yaşam ilkelerimize hem de ne kadar çalışıp, ne kadar iş ve değer ürettiğimize bağlıdır. Çok çalışıp, bir çok değerler üretip fakat ahlâksız, adaletli olmaktan uzak, barışı ve huzuru bozan, insanlara yardım etmeden tamamlayacağımız ömrün bir değeri olmadığı gibi, erdemli bir insan olarak yaşayıp, fakat tüm kapasitemizle çalışmadan, değerler üretmeden ve özellikle ihtiyacı olanlara yardım etmeden geçirilen bir ömrün de Allah katında değeri yoktur.

Fıtrattan itibaren yaşanan bu süreç, yaşamın ve ölümün sahibi Yüce Allah’ın elbet bilgisi haricinde değildir ve O ilk insan nezdinde tüm nesillere, İblisin nezdinde tüm asi cinlere ve melekut alemine duyurmuştur ki; “Hak galip gelecek batıl kaybedecektir. Bu Allah’ın hak vaadidir ve mutlaka gerçekleşecektir.”

İblisler sağlıkla, nesillerle, ekinlerle, gerçeklerle boşuna uğraşmaz. Geniş açıyla düşünülürse bunların tümünün insanı Allah’ın dinine yapacağı yardımı engellemek maksatlı olduğu anlaşılacaktır. Güçsüz, sağlıksız, moralsiz, uyuşuk, fıtri yapıdan uzaklaşmış bedenler, umutsuz, inançsız kalpler, yanlış öğretilmiş bilgiler, değiştirilmiş gerçeklerle insanın doğruyu bulup hizmet edebilmesi zordur. İşte şeytanlar değişmez akıbeti değiştiremese de insanın o hak vaade katkısını engelleyerek cennetlerden mahrum etmeye çalışır ki bunun ilk adımı tevhidin yeryüzüne egemenliğine mani olmaktır. Süttozları, ısıl işlem görmüş gıdalar, boya ve tatlandırıcı ile zehirlenmiş gıdalar, GDO’lar, zorunlu aşılar, kimyasal ilaçlamalar, tarım ilaçları buna örnektir. Tarih ve kültürlere, dinlere, keşiflere, savaşlara ait saptırılan bilgiler, uzaya ve geleceğe dair temenni ve beklentiler, yeryüzünü şeytani emeller uğruna tasnifler, gen araştırmaları, klonlamalar vb…

Para ve kibir şeytanın en kuvvetli silahı olduğu için bu uğurda etkin kullanılacağı da katidir. Nitekim manevi yüce idealler yerine servetlere yönlendirilen, adam gibi yaşamak yerine ölümsüzlük tutkusuna aşık ettirilen, sınav alanı dünya yerine başka yaşam mahalleri arayan insanlık, üzerine oynanan oyunu ve Allah’tan kaçılamayacağını anlamalıdır. Lüks ve israfa yönelen toplumların infaktan uzaklaştığı her bir adım, rahmetten yoksun olmaya sebeptir.

Dinin tüm emir ve yasaklarına bir bütün olarak bakmak bu nedenle çok mühimdir. Cımbızla içerisinden bir tek ayeti almak ve bu ayeti keyfe keder yorumlamak dine kolaylık sağlamayacağı gibi, neshetmeye sebep bir şeytanlıktır, geniş resmi görmeye de engeldir. Masum bir gayret olamayacak bu hadise teşhis edilemezse kulu, şirkin koyu karanlıklarına atar ve umutlarını toptan yok eder. Cılız yaklaşımların, maksatlı yanıltmaların ıstırabını yaşamaya devam eden insanlık hala misak, şeytan ahdi ve Allah vaadi üçgenini bu sebeple birleştirememekte, sınavı da idrakten yoksun kalmaktadır. Oysa dinin bütünlüğü hem tüm eski dinleri, hem yaşam ve sonrasını, hem emir ve yasakları hem de yukarıda sayılan en kutsal üçlü ahdi içeren kocaman bir bütündür. Bu bütün tüm zıtlıkları ve doğruları içerisinde barındıran, mahlukatın ve kainatın tüm becerilerini ve oluşun sırlarını insanda toplayan bir mucizedir, Allah projesidir. Dindeki adı tevhid olan bu hadise İslam’ı da, imanı da içeren bir teslimiyetin, öze dönüşün adıdır.

Kur’an’a dokunamayan pis ellerin bolca para sayar halde oluşunu iki kere düşünmek gerekir. Dünya ve insanlık sınavı Kelime-i Şehadet’ten, namazdan ibaret değildir. Sınav Hududullah’a (Allah’ın sınırlarına) riayet, misaka sadakat, iblise düşman olma ve Allah’ın vaadine yardımın tamamıdır.

Ama insan zalim, cahil, nankör, hırslı, aceleci, kan dökücüdür, zayıf yaratılmıştır. Deprem anında veya fırtınalı denizdeki gemide, eline diken batınca, yoklukta, darlıkta, hastalıkta yardım dilediği Allah’a dua ederken, esenlik ve sağlığa kavuştuğu anda duasını unutur. Aynı şey misak için de geçerlidir. Beşeri meşguliyet ve zaferlere adanmış yaşamda insan sözünü unutur, ecel melekleri görülene, mezarlardan dirilişe kadar.

“İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.” (Yunus 10/12)

Cehaletin bu yüzden mazereti yoktur. Bilmemek mazeret değildir. Onca rahmet ve ilim içeren Kur’an’ı anlamamak, okumamak mesuliyetten kurtarmayacağı gibi vebali de artıracaktır. Bu cehalet zulümle birleşince ise kan dökücülük ortaya çıkar ki örneği çoktur. Sınav salonundakilerin veya sahada futbol maçı yapanların kuralları, neticeyi, nasıl kazanılacağını bilmeden ter dökmesi nasıl düşünülemezse, yeni satın alınan televizyon için evvela nasıl kullanma kılavuzu okunuyorsa dünya sınavı için de durum budur. Kur’an kılavuzdur, hayatın tüm bakım, işletme ve kullanma talimatı O’nun içindedir.

İnsan bilinmeyenden korkar. Geceden, cinlerden, yılandan, haydutlardan korkmak bu yüzdendir. Öğrenmek ise aydınlanmak ve güçlenmektir. Yüce Allah dine ve hayata dair pek çok şeyi Kur’an ile bildirerek (bilinmesi gerektiği kadarını) insanlığı aydınlatmış, ‘Andolsun’ ibaresiyle çoğu hakikati buyurmuş ve sadece kendisinden korkmayı emretmiştir. Böyleyken korkunun kaynaklarını, vebalin mesnetlerini, bizden beklenenleri bilmemekte ısrar, Yüce Allah’ın ilim ve kudretine de isyandır, kabahati cürüm’e çevirmektir.

İblis Yüce Allah’ı, ve Arş’ı görmüş, Yüce mecliste yer almış, cenneti görmüş, insanın yaratılışına şahitlik etmiş, cinlerce sözü dinlenen, belki ilimde meleklerden yüce bir haldeyken kibir ve cehaletle aldanmıştır, azmıştır. Cinlere rağmen insanı yaratan Allah’ın daha tekamül etmiş bir varlık dilemesi kendi muradıydı. Aklı, ruhu, vicdanı ve iradesiyle söyleneni değil, düşündüğünü yapacak bir varlık yaratmayı dilemişti.

Demek ki bu üstünlükler cinlerde yoktu. Dahası o alemin tüm varlıkları gözleri önündeki ihtişama itaate mecburdu. İnsan ise gönderileceği yer yüzünde o ilk ve yukarıdaki aleme yani gayba iman etmekle sınanacaktı. İblis ve tüm cinler o alemi bilirken, dünyada doğup ölen insan sırf Allah emrettiği için misakına sadık kalacaktı. Meziyetlerinin hakkını veren, sözüne sadık ve Allah’ın sınırlarına riayet edenler bu haliyle elbette meleklerin ve cinlerin çoğundan üstün olacaktı. Lakin azan ve sapanlar hayvanlardan aşağı olacak, akıbette de Nar’a mahkum kalacaklardı. İnsan üstünlüğünü ve örnekliğini ispatla, yüklendiği emaneti namusuyla taşımakla, cennetlere ve Kitab’a varis olmakla mükellefti. Sınavı da bu mükellefiyetin ispatından ibaretti. Yani insanın sınavı bilcümle; misaka riayet, iblise düşmanlık, Allah’ın vaadine sadakat, emanete sahiplik, cennetlere veraset /evrene örneklikten teşkildi, tekamül ve seçme/arınma süreci olacaktı.

Rüştünü ispata mecbur olan insanın sınavı manevi anlamda iman ve tevekkül iken, beşeri-maddi anlamda maddeye ve nimetlere esir olmamak, faniliği unutmamak, kötülüğe bulaşmamak, zarar vermemek, kötü örnek teşkil etmemek, ahireti unutmamaktır. Sınavın bu maddi yanı, dünya süs ve eğlenceleriyle haram ve günahın ılık şehvetleriyle, iblisin güç-mevki-mal sunuşlarıyla, caydırıcılarla doludur. Maalesef kalp ve aklını dost kılamayan insan açlık, korku ve heveslerini esas alıp beynini dinlerken, vicdanı çoğu zaman yedeğe aldı. Çünkü akıl görüneni emrediyor, kalp görünecek olanı ummayı vaad ediyordu. Kalbin bu berzah ötesine ait beyanı, Allah’ın vaadinin aynıydı ve lakin kalbini dinlemeyen insan Allah’ı dinlemediğini anlayamadı.

Doğru ve lazım olan; gerçeği, ilahi, nizamı, olması gerekeni öğrenmek, akılda tutmak ve hayata yansıtmaktır. Yaşamak farkındalıktır. Fark edilmiyorsa uyku hali söz konusudur ki bu yarı ölüm halidir ve iblisler, küresel uşaklarıyla beraber çağlar boyu cennet masallarıyla uyutulmuş, uyuşuk kitleler yaratmak çabasındadır.

Allah’a güven ve sınavı idrak noktasında en büyük yanlışlardan birisi ecel ile ilgili olandır. Herkesin kendi kıyameti demek olan ecel, kaderi (alınyazısı) ile birlikte kaleme alınmış, değişmez ve ertelenmez bir müddettir, bilgisi ancak Allah’tadır. Hayatı ve ölümü kimin daha iyi işler yapacağını görmek için var eden Allah’ın ecel üzerindeki tartışmasız egemenliği tüm yaratılmışlar için geçerlidir. Hal böyleyken israiliyat etkisiyle bilhassa sağlık üzerinde oynanan oyunlar gerçekten dehşet vericidir. Daha bugün ekranda yer alan bir yazı aynen şöyledir; ‘her gün yapılacak 1,5 kilometrelik yürüyüş, hayatı 20 dakika uzatır.’

Baştan sona şirk kokulu bu hadise, popüler bir ekranda yer alacak, insanlar ikna olacak, kimseler itiraz etmeyecek hale gelmiş toplumun kötü gidişinin de göstergesidir. Ecele ve Allah’ın kudretine saldırı demek olan bu gaflet, ölümden kurtaranın doktor olduğu noktasına dek varır. Bu misal şunun için önemlidir; sokaktaki insanın hatta dine düşman olanların dinden anladığı ezan ve namazdan ibarettir. Emevi zulmünün bu doruk noktası sebebiyle Kur’an’sız İslam diye bir ucubelik inanç dünyalarına egemen olurken, israiloğullarının iblisle ahitleşmesi meyvelerini vermeyi sürdürmektedir. İsrailiyat (dinlerin Yahudileştirilmesi sanatı) ile dine şırınga edilen maksatlı ellerce devreye sokulurken özden uzaklaştırılan din, acemi ve kirli ellerde şeytanileştirilmektedir.

Kur’an gözler önünde olduğu için kimsenin söylenenlere inanmakla maruz görülecek durumu ve cehalete sığınma hakkı yoktur ama niceleri helak olup gitmektedir. Dinin meselesi başların secdeye konmasından ziyade, kalplerin Allah yoluna seyrüsefer edilmesidir. Yaşamın kutsallığı gayba dair yaşamın idrakindedir, dinin bütün vaziyette Allah’a aitliğinde ve Allah’ın bu yaşamı muradı istikametinde şekillendirilmesine yardımdadır.

Daha Fatiha’nın mealinden habersizlerin bu idrake varması elbette zordur. İslam bu nedenle ayağa kalkamamakta, Müslümanlar örnek olamamakta, tevhid dünyaya bu nedenle sevgi değil korku yaymaktadır. Bunun vebali elbette yanlış yaşayanlaradır ama bu arada yeryüzündeki kaos ve karmaşa sürmeye devam edecek, küreselci siyonist şeytanlar kazanmaya devam edecektir.

Sayfalar dolusu yazı yazılabilecek kadar geniş bu konu dinin özetidir. Kafa karıştırıp tasavvufun derinliklerinde kaybolmaya da gerek yoktur. Beden, nefis, ruh ve iradeden teşkil insan dört manasıyla birlikte Allah’a ve sistemine ve emirlerine yönelecek, huşuyu yakalayacak, yeryüzünü imkanı ölçüsünde cennete çevirmeye gayret edecektir. Tüm din budur. Bu verdiği sözdür, Allah’ın ahdi bu istikamettedir, iblis bu doğru yoldan uzaklaştıracağına and içmiştir. Bu yöneliş gerçekleşemediği için şekilcilik dini zehirli sarmaşık gibi sarmakta, kutsalla adeta savaşılmakta, yalan ve hurafelerin ayak izleri kutsal adına takibe devam edilmektedir. Şarlatan şeytanların Allah ile aldatması fark dahi edilmediğinden kitleler hala siyonist şeytanları dinden saymakta, zalimleri affetme yetkisini kendisinde bulabilmektedir.

İnsan, haddi kadar insandır. Nasıl ki hak kutsalsa, Allah’a ait hususlarda da kimsenin bağışlama, hoş görme yetkisi yoktur. Hesap Allah’ındır ama onlarla araya mesafe koymak da Allah emridir. Yalancı hokkabazlar din içinde mevkilere gelirken, dinin salim kalması söz konusu olamayacağına göre bu ayrım bir an önce yapılmalıdır.

Din elden gidiyor diye bağıran şarlatanlar, tevhidi elden çıkaranlardır. Şeriat isteyenler Kur’an’ı istemeyenlerdir. Allahüekber diye dindaşının kafasını kesenler imansızlardır. Mü’minlere tuzak kuranlar, sahabeler zamanı iman edenleri yakmak için ateş çukurları hazırlayanların modern zaman versiyonlarıdır, Peygamber ve kızları öldürenlerin bu çağdaki adı ise Peygambere yalan söyletenler ve kız çocuklarının hayatlarını ellerinden alıp bebek yaşta gelin, anne, cahil yapanlardır.

Ezanla yetinmek dinin tecelli seslerini duymamak, ayetleri işitememektir. Selalardan çıkarılmayan dersler sınavın anlaşılmasını da engelleyen koyu karanlıklardır. Zenginliğin mesuliyet, fakirliğin ibadet oluşunun hala anlaşılamadığı bir toplumun refaha ermesi de kolay olmayacaktır. Dünyada süregelen corona virüs belası esnasında bile inançsızlar ordusunun hala para ve beka hesabı yapması anlaşılır değildir. Bir din alimi çıkıp, Ka’be’nin tavaf edilemeyişinden, ramazan ayında onlarca Müslümanın hastalıktan ölmesinden, hatta Ka’be’ye düşen yıldırımlardan bahsedemiyor oluşu sığ ve yüzeysel din anlayışımızın da göstergesidir. Bu acınası durum tevhidin gerçekleşmesine dair umutları, en azından bizim elimizle gerçekleşmesini imkansız kılmaktadır. Peki tevhid er ya da geç hakim geleceğine göre durumumuz ne olacaktır? İşte cehennemlerin tıka basa dolmasını ihbar eden ayet tam olarak bunu demektedir. Bu aynı zamanda iblisin hakkımızdaki zannında haklı çıkmasıdır. Uyarıldığımız, ayetle desteklendiğimiz, söz verdiğimiz halde bu girdaba yakalanmamız ise ebedi cehennemi getiren, şefaatten yoksun bırakan aldanışımızdır.

Burada yapılmaya çalışılan sadece nasihatten ibarettir. Tebliğ ve davet gayrimüslime, nasihat Müslümanadır. Dileyen ders alır ve dileyen yok saymaya devam eder. Bu hak yolda yürümenin sosyal yaşama, hürriyet ve mülkiyetlere asla bir zararı yoktur, sınıf düşürmeye, statü kaybettirmeye de sebep değildir. Endişeler yersizdir. Aksine namuslu ve doğru bir yaşam şekli, düşmanların bile takdirine şayan tavırdır.

Türklükten gelen bu öz nitelikler zaten çoğumuzda mevcuttur. Yapılması gereken bu özün önündeki engelleri, algıları, deformasyonu kaldırmak, Atatürk ruhuyla Türk benliğine geri dönmektir. Hep diyoruz ve demeye de devam edeceğiz; insanın, insanlığın kurtuluşu Türklükte ve İslam’dadır. Önümüzde Muhammed Mustafa ve Mustafa Kemal örnekleri çelikten örnekler olarak durmaktadır.

Dini Arapçaya mahkum edenlerin, hurafelere boğanların bu yüzden yatacak yeri yoktur. Sıradan insanlar için Kur’an okuyuşları ilim maksatlı değil, öğrenme ve aydınlanma maksatlıdır. Bu nedenle ana dilde okunması uygun değil gerektir. Dini ve sınavı anlamanın başka yolu yoktur. Ama iblis ve soyu ümmeti asırlardır Arapçaya mahkum etmiştir ki kendi şeytanlığı anlaşılır olmasın. O halde dinin tamamını anlamak için Kur’an’a müracaat etmek, dinin yaşanmasını Peygamberin örnek ahlakında görmek, sosyal ve demokratik medeniyet uygulamasını Mustafa Kemal örneğinde bulmak aklın emridir.

kaynak: imanilmihali

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Dünya Sınavı

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ