e
sv

‘İnşaatçı Boris’ ve Franklin Roosevelt

King’s College London Üniversitesi’nde akademik çalışmaları devam eden Derin Koçer “Britanya Başbakanı kendini efsaneler liginden Roosevelt ile aynı klasmanda görmeye çalışsa da hayaller ile hayatlar birbirini tutmuyor” diyor.
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

“Ben bir komünist değilim.” Kariyeri boyunca herhangi bir siyasi duruşa tam bağlılık göstermeyen Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın geçtiğimiz günlerde ağzından çıkan bu cümle, onun siyasi pozisyonunu anlatmanın en net yolu olabilir. Kalan her şey, dönemin ruhuna göre değişecektir. Zira Johnson bu cümleyi, haftalardır Başbakanlık Ofisi’nin ‘çok kritik bir konuşma’ olarak medyaya duyurduğu açıklaması sırasında kurdu. Başbakan, hastanelerin, okulların yenileneceği; yeni otoyol ve köprülerin inşa edileceği 5 milyar poundluk yeni bir ‘altyapı paketi’ni böylece duyurdu. Ama durmadı: Kendini ABD’yi Büyük Buhran sürecinden kamucu politikalarla çıkaran ‘New Deal’ı uygulayan Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt ile benzeştirerek, bu paketin yeni bir ‘New Deal’ olarak kabul edilebileceğini söyledi. Aslında bu retorik, hem Johnson’ın ‘kendini abartma’ becerisini hem de Britanya siyasetindeki radikal değişimi gösteriyordu.


Tabii ki Johnson’ın yeni bir ‘New Deal’ inşa ettiğini iddia etmek, hakikatten kopmak olacaktır. Zira Guardian’ın yayınladığı verilere göre Johnson’ın ‘büyük konuşması’nda açıkladığı ekonomik paket, Britanya milli gelirinin yalnızca yüzde 0.2’sine denk geliyor; oysa Roosevelt, Johnson’ın heyecanla anlattığı paketin 200 katını kamuya aktarmış, New Deal ile milli gelirin yüzde 40’ını kullanmıştı.


Ayrıca, her ne kadar Roosevelt de, Johnson gibi, ABD’nin altyapı sorunlarının üzerine gitmiş olsa da, aslında yeni bir ekonomik modelin arayışı da New Deal’ın kapsamındaydı. Tarihçi Louis Hyman’ın da The Atlantic’te yayımlanan yazısında altını ısrarla çizdiği gibi, bu model kapsamında Amerikan devleti, kurduğu fonlarla inovasyonun önünü açmış, örneğin devletle özel sektörün bir araya geldiği modellerle uçak sektörünün seyrini değiştirmişti. Sendikalar da bu kapsamda güçlendi; yeni iş yerleri ve daha önce var olmayan sektörler de bu sürecin sonunda kuruldu. New Deal, solun bugün diline pelesenk ettiği bir ‘kamucu ekonomi’den oldukça öteye gitmişti. Devleti, yalnızca bir regülatör olmaktan çıkarıp, yaratıcı bir ekonomik aktör haline getirdi; üstelik bunu, bir bürokrasi hegemonyası kurarak değil, özel sektörle bürokrasiyi harmanlayarak yaptı. Vergileri artırırken gelir dağılımında adaleti tahsis etmeye çalıştı, tekelleşmenin önüne geçti. Roosevelt, büyük ‘para babaları’nı karşısına aldığını kastederek, seçim kampanyası yürüttüğü 1932 yılında “Beni, edindiğim düşmanlara bakarak yargılayın” demişti.


Eski Başkan, tarihinin en büyük buhranlarından birini yaşayan ABD’ye, pragmatik ve radikal bir çıkış yolu çizdi. Johnson’ın en yakınındaki isimlerden Michael Gove’un söylediği gibi “Kapitalizmi kurtardı.” Aslında bütün bu sebepler, Johnson’ın New Deal söylemini boşa çıkarıyor.

Johnson ne Roosevelt’in ölçüsünde bir program geliştiriyor ne de açıkladığı paket, devlet ile piyasa arasında kurulacak yeni bir modeli doğuruyor. ‘Para babaları’ndan da nefret söylemleri henüz ortalıkta yok. Her otoban inşa edenin Roosevelt’in mirasını taşıdığını söylemek, oldukça komik olur sonuçta.


Fakat, Johnson ve Roosevelt’i bir araya getirebilecek kritik bir nokta var: İki lider de ekonomik krize karşı ‘kemer sıkmak’ yerine, devletin cebini millete açıyor; kamu harcamalarını kısarak değil, toplumu piyasaya geri kazandırarak yol alınabileceğini düşünüyor. Ancak, her ne kadar aynı temel paylaşılsa da, Johnson’ın programı kendi iddia ettiği gibi ‘radikal’ değil. Sadece, David Cameron ve Theresa May’in ardından devraldığı 10 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarının mirası, Johnson’ı ‘kamucu’ gösteriyor. Zira George Eaton’ın New Statesman’da paylaştığı verilere göre bu 10 yıllık kemer sıkma sürecinde Britanya’da evsiz nüfus yüzde 165 oranında arttı, yaşam süresi son yüzyılda ilk defa stabil kaldı. Üstelik ülkenin endüstri kentlerinde (ki bu şehirlerin hem Brexit’ten yana oy kullanmaları hem de uzun yıllar sonra İşçi Partisi’ni terk edip Johnson’ın Muhafazakâr Parti’ye oy vermeleri tesadüf değil) yaşam süreleri, diğer bölgelere kıyasla daha da düştü. Bu mirasın üzerine Johnson, kamuya yatırım yapmaktan bahsedince, Roosevelt benzetmesi de komik durmuyor tabii ki. Ama hakikate bakınca trajedi daha da iyi anlaşılıyor: Resolution Foundation’ın raporuna göre namı diğer ‘Boris Roosevelt’in kamucu paketleriyle bile Britanya devletinin kamu sektörüne yaptığı yatırımlar, gelişmiş ülkelerin ortalamasına dahi tekabül etmiyor.


Hoş Johnson’ın ‘büyük konuşmasında’ (medya ofisi söylüyor bunu!) yeni bir şey olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Zira 2019 Aralık seçimlerine giderken Johnson’ın açıkladığı parti manifestosu, zaten başbakanın bugün duyurduğu altyapı yatırımlarını ve kamu harcamalarını Londra dışını önceleyerek yapılacağını söylüyordu. Bu, 10 yıllık Muhafazakâr iktidarında kendini ‘unutulmuş’ hisseden, İşçi Partisi’nden de Brexit sebebiyle kopma eğiliminde olan işçi sınıfı kentlerine özellikle hitap eden bir söylemdi. Johnson da kendi ‘New Deal’ını zaten o kentlerden birinde, Dudley’de duyurdu. Financial Times’tan Sebastian Payne de bu konuşmanın aslında COVID-19 salgınının, iktidarı seçim öncesinde çizdiği vizyondan koparmadığını gösteren bir ‘güvence’ açıklaması olduğunu söylüyor. Yani, aslında, İşçi Partisi lideri Keir Starmer’ın başbakanın konuşmasına verdiği ilk tepki oldukça haklı: “Yeni bir şey yok…” Ki bu kamu yatırımlarının salgının yol açtığı ekonomik krizi aşmaya yeteceği de sorgulanıyor.


Fakat, bütün bunlar bir yana, aslında Johnson’ın son seçimlerde verdiği sözü tutması da bugün Batı dünyasında solcularla özdeşleşen New Deal ve Roosevelt’i sahiplenmeye çalışması da, hem ada siyasetindeki hem de Avrupa/Amerika politikasındaki önemli bir değişimi ortaya koyuyor: Merkez, sola çekiliyor. Zira Thatcher’ın regülasyondan arınmış ekonomik modelini on yıllardır savunan partinin içinde yetişmiş, içine adımını attığı andan itibaren partiyi yönetmek ve ülkenin en yüksek seçilmiş ofisine girmek istediği herkesin malumu olan Johnson, bir nevi partisini ve partinin alışkanlıklarını da karşısına alıyor. Öte yandan Labour’da da ‘merkezci’, yani serbest piyasayı hemen hemen olduğu şekliyle koruma taraftarı olan kanadın sesi kesilmiş durumda. Partinin içindeki radikal sol ve sağ klikleri bir araya getirmeye çalışan Starmer da “Uyguladığımız serbest piyasa modelinin doğru çalışmadığını kabullenmek zorundayız” diyor. Johnson da partisinin son on yıllık geçmişini sahiplenmediğini açık açık söylüyor. Tabii partinin buna ne süre sabredebileceğini biraz da Johnson’ın popülaritesi belirleyecektir.


Ama evet, Johnson bir ‘komünist’ değil. Roosevelt de değildi; Starmer da olmayacak. Ve evet, Johnson’ın kamucu bir açılım yaparken, ülkesini büyük bir ekonomik buhrandan devleti ekonominin içine -birçok farklı metodu aynı anda kullanarak- sokarak çıkarmaya çalışan eski ABD Başkanı’na atıfta bulunması, anlaşılabilir. Ancak bu, yalnızca Britanya’da merkez siyasetin ne ölçüde sola kaydığını ve Johnson’ın da bu yeni statükoya -uzunca süredir- kıvrak bir şekilde ayak uydurduğunu gösteriyor. Zira Roosevelt, her anlamda radikal bir ekonomik model geliştirip, milli gelirin neredeyse yarısıyla Amerikan devlet kurumlarını ülke ekonomisine sokmuştu. Bugün Johnson ise, ülkesindeki kamucu politikaları anca diğer gelişmiş ülkelerin boyutuna yaklaştırıyor. Kendisi istediği kadar ‘New Deal’dan bahsetsin; öne sürdüğü ekonomik programda yeni ve radikal bir açılım değil, eski ve çoktan ulaşılmış olması gereken bir politika var. Roosevelt, Amerikan ekonomisini yeniden düşlemişti; Johnson ise verdiği mütevazı sözleri tutuyor. Ama, her zaman olduğu gibi, Johnson, ustaca kullandığı kelimelerle kendini Roosevelt’le aynı lige koymaya çalışıyor. İlk defa yapmıyor bunu: Çocukken ‘ne olmak istediği’ sorulduğunda “Dünya kralı” diyen; yazdığı Churchill biyografisinde, kendisini hikayenin bir parçasını yapan, ‘büyük adamlar’a hayranlığını hiçbir zaman saklamamış biri var karşımızda. Ama o, her ne kadar kendini efsaneler liginden Roosevelt ile aynı klasmanda görmeye çalışsa da, hayaller ile hayatlar birbirini -henüz- tutmuyor.

kaynak: karar

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

‘İnşaatçı Boris’ ve Franklin Roosevelt

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ