e
sv

Türk Milleti

Atatürk 1922′de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında şöyle diyordu: “Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh (as)’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”
avatar

Rıfat Şentürk

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Allah’ın fıtratı, gayesi ve hesabını gördükten sonra titreyen yüreklerimizle başımızı bugüne çevirmek ve halimize bakmak gerekir. Baktığımızda göreceklerimiz ise evvela insan, Türk ve Müslüman oluşumuzdur. Cinsimiz, boyumuz, yaşımız ne olursa olsun ortak yanlarımızın temelinde bunlar vardır. Müslüman olmanın getirdiği vebal ve müjdeyi gördük ancak manevi değerlerimiz ve o dini hazza uzanmamıza imkan sağlayacak kabiliyet ve nimetlerimiz bununla sınırlı değildir. Bir de Türk ve insan olmak meziyetimiz vardır ve ilki mert ve şerefli bir millet olmayı, diğeri Allah’ın güvenip sevdiği, onur ve şerefle yaşamak zorunda olan bir varlığı tarif eder. Din ve inanç boyutunu bir kenara koysak bile bu anılan iki meziyet bizi bu hayatta güzel ve kalıcı şeyler yapmaya sevk eder.

Nitekim Türk olmak; ebedi mesuliyet ve örnek olma vebalidir, Allah’ın yeryüzündeki orduları olma şerefidir, tüm İslam alemine ve Türk kökenli devletlere lider olma mesuliyetidir, şehitlere olan borcumuzun haysiyetle yerine getirilmesi yeminidir. İnsan olmak, kainatın değerlisi olarak sahip olduğumuz akıl ve kalp ile, yaşamı güzelleştirmeye çalışmak görevi, bir arada ve beraber yaşamak zorunluluğu, ortak idealler üretmek gayesi, namus ve ahlakla hür ve sevgi dolu yarınlar yaratmak borcu, güçlü ve geleceğe hazır olma mecburiyetidir. Türklük, İslam ve insanlık onurunu aynı beden ve Ulus’ta toplamak ise Allah’a olan borcumuzdur.

“Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.” (30 Mart 1919, Boğazlıyan Kaymakamı Milli Şehit Kemal Bey) Türk devletsiz yapamaz. Tarihin evvel çağlarından beri var olan Türk toplumu tarihin başlangıcından bu yana daima başrol üstlenmiş, aynı zamanda en eski milletlerden olmuştur. Yine tarih sahnesinde helak edilmeyen milletlerden birisi Türklerdir. Nadide güzelliğini Kur’an ile de İslam’a sunan bu millet, zamanın kavimsel aşiret hayatını yaşayan Arap coğrafyasından çok daha hızlı ve kolay geçiş yapmış, Kur’an’ın indiği dönemlerde dünya üzerindeki sayılı imparatorluklardan olan Göktürk imparatorluğunu kurmuş, ön Asya’dan Japon denizine, kuzey buz denizinden Çin’in Türkeli’ne kadar Türkçe konuşan bütün boylar, bu çatı altında toplanarak dünyanın o zamanki en büyük milletlerinden birini oluşturmuşlardı.

İşte Türk milleti bu şan ve onurla Kur’an-ı Kerim’in bütün buyruklarını bünyesine kattı, emir ve yasaklarını akıl süzgecinden geçirip örf ve kültürünü düzenledi., özündeki şan, onur, cesaret ve yürekliliği bunlarla bağdaştırıp tarihin en büyük uygarlıklarından oldu. Sonra? Kültür emperyalizmi ve Arapçılık deformasyonu ile akıldan geri kalmaya, medeniyetini yavaşlatmaya başladı. Ana dilini küçümsedi, Allah ile arasına aracılar koydu, kültür ve tarihini reddeder hale geldi Ta ki 1923’e değin.

Türk milleti Atatürk’ün öncülüğünde kurduğu Cumhuriyetle o eski güçlü günlerine yeniden kavuştu. Cumhuriyetle birlikte akıl dışı olan ne varsa ayıklayıp hayatından çıkardı, Arap deformasyonunda da batının emperyalizminden de aklı, yüreği ve azmiyle kurtulmayı başardı, yeniden tam bağımsız oldu.

Bu yüzyılda hala o taze cumhuriyetin nimetlerini yaşıyor, çağdaşlık yolunda laiklik ışığıyla yürüyoruz. Bilim ve aklı rehber edip, vicdanları hür, inançları gür kılıp mazimizle bütünleşiyor, geleceğe umutla bakıyoruz. Bağrından çıktığımız Yüce Türk milletinin özünü ve inandığımız en yüce manevi değer Kur’an’ın hükümlerini yitirmeden kaynayan dünya kazanında ayakta ve güçlü kalmaya gayret ediyoruz. En büyük teminatımız ise gençlerimiz. Onlar unutturulmaya çalışılan değerlerimizi unutmamaya yeminli, bu şafaklardaki sancağın sönmeyeceğine emin olan çocuklar. Onlar Atatürk ve İslam çocukları, bu yurdun mis kokulu çiçekleri.

Artık daldığımız bu derin uykudan silkinerek problem ve tehlikeleri ile bizi kuşatan bu zor asrı anlamaya çalışmalı, Allah’ın kitabına yaslanmalıyız. Müslüman için Kur’an, her meselede müracaat edilecek kaynaktır. Bu yüzden bir defa okunup kaldırılacak kitap değildir. Ahiretin olduğu kadar bu dünyanın da kitabıdır. Hasta ve ölülerden de çok yaşayanlar içindir. Halkın çoğunun gafleti bile gerçeği değiştirmez, çünkü doğru yol ancak, Allah sözündedir. Kitlelerin uydurma ve bilgisizliğine iltifat göstermeye gerek yoktur. Kur’an’ı anlamanın ilk şartı doğru bir niyetle ve Euzü besmele çekerek (şeytandan Allah’a sığınarak) aşlamaktır.

İnsanlar kendisini kabiliyet ve üstünlüğünü fark edemez, değerlerini idrakten uzak haldedir. Sıradanlaşmış, zevk ve ihtirasa yönelmiş, başkalarınca gösterilen hedefleri gaye edinmiş haldedir. İçi zulüm dışı cehalet olan ‘medeniyet’ gibi kelimelerle süslü sitemler içerisinde koşuşturan insan Allah’tan haberdar olsa da Allah’ı dünya üzerinde olup bitene karışmayan bir hale sokmuştur.

Kur’an’ın ana mesajı insanlar tarafından sürekli bozulup tahrif edilen ‘tevhid dinini’ yeryüzüne hakim kılmaktır. Ama bu (Al-i İmran 7) deki sapık ve yanlış görüşleri yaymak için olmayacaktır. Bu kişilere karşı Kur’an uyarır.

Türk ülküsü; toplumu birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, menfaat ve ihtiyaç değil bunlarla birlikte ülküdür. And veya uzak hedef demek olan ülkü, toplumu aynı yolda yürüten kuvvettir ki insanlar birbiriyle kenetlenmiş gibidir. Ülkü önce gönülde doğar, sonra şuura geçer. Sonra da kahramanlar onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yaparlar. Millet bu takdirde o kahramanın ardından koşar, ilerler olgunlaşır. Türklerin ülküsü destanlara göre, fetihler ile büyük devlet olup, bolluk ve mutluluğa erişmektir. Her milletin de ülküsü buna benzerdir. Türkler kendi ülkülerine ‘kızıl elma’ demişlerdir. Nedeni bilinmez ama isimdeki saflık ülkünün çok eski olduğunu gösterir. Aydınlardan da önce bir ihtimal halk arasında doğmuştur. Ülküsüz toplumlar bencilleşir, fedakârlık, nezaket, saygı kalmaz. İnsanlar maddileşir, millete olan inanç azalır.

Türk karakterini yerenlerin mutlaka bir kuyruk acıları vardır, Çinliler, İranlılar, İngilizler gibi. Buna bir sebep de Türklerin başarılarıdır. Bu başarının verdiği korkudur. Batı tarihleri Türklere küfür ve kötülemelerle bu yüzden doludur. Çoğu millet ise övgü ve saygıyla bakar, Türk ruhunu, cevherini, kanını yüceltirler. Türk milleti, Türk kökeninden gelenlerle, Türkleşmiş kimselerden oluşan topluluktur. Mehmet Akif’in babası Arnavut, kendisi Türklük ülküsünü benimsemeyen biridir. Bu sebeplerle Akif, Türklükten çıkartılabilir mi?

Milli ruh yüksekse, o topluma nifak işlemez. Milli ruh zayıflarsa yabancı hayranlığı başlarsa milliyet inkar edilmeye başlar. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Talihi de yoksa yenilir, ezilir, yok olur.

Dünya çarpışma alanıdır. Bu çarpışmaya hazır olmak ana prensiptir. Savaş maalesef zarurettir. Milleti savaşa hazır tutan iki vasıta vardır; ‘teknik’ ve ‘ülkü’. Tarih göstermiştir ki eşit kuvvetlerin galibi ruhen üstün olandır. Ruh yoksa o teknik güç işe yaramaz.

Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, milli ülküdür. Türkçülük Türk soyunun ruhunda kanında beyninde yaşayan hayat prensiplerinin fikir haline gelmiş şeklidir. Türkçülüğün ahlakı serttir. Kendisini önemsemez, bencillik etmez, yalan ve iftiraya tamah etmez, Millet halinde yaşamanın şartlarından biri de milli sembollere saygı göstermektir. Bir millet tarihi, iktisadi, siyasi çok düşmanlıklar yüzünden yoksul düşmüş, geri kalmış olabilir. O milletin bunu gören, duyan, acıyan evlatlarına düşen ilk vazife, bu asaleti çamurlardan ve sefaletlerden kurtarıp çıkarmaya çalışmaktır. Bu da ancak milli benlik ve milli sinerji ile mümkündür.

Milli benliğe inanmak, Türk milletinin mukaddes hak, fazilet, kabiliyet ve asaletine inanmaktır. Bu inançtakiler ülkeyi ilim ve teknikte yükseltecek büyük başarılar için çalışır. Ancak milletini tanımayan, beğenmeyen soysuz dejenereler hiçbir milletin intisabı olmayan vatansızlardır. Bu millet fedakarlık, millet severlik, yaratıcılık ve müminlikte hiçbir milletten geri değildir, ileridir. Türk milleti kendi felsefe ve düşüncesiyle tartmadan hiçbir şeye körü körüne inanmaz, bağlanmaz. Yaygaracı değildir. Anda büyük ve çelik Türk sükunu ve kuvveti vardır. Türk milleti en yüksek izzeti nefse maliktir. Başkası için ölmekten çekinmez. Türkün öz benliğini çokça anlamak içinse köyleri köy kahvelerini gezip, oradakilerle hasbıhal etmek kafidir.

Türk milleti siyasi sınırlarla ölçülemeyecek büyüklükte, Adalar denizinden ve Tuna’dan, Altaylar’ın ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet üç beş soysuzun ithamı, gayretiyle sürgün edilip yok edilemez. İslam bayrağını kıtalar arasına götüren tek millet Türklerdir. Türkler dinler tarihinde kendi himayesine giren bir dine teslim olan tek millettir. Türkler kitleler halinde İslam’a girerken İslam’ın başkenti Abbasi hilafetinin başkenti Bağdat, hilafetin sarayı ve bizzat kendisi Türklerin himayesindeydi. Türkler koruyordu. Türkler İslam’a bu şartlarda girdi. Zorlama olmadan. Hak rızası ve hizmet için. İlk Müslümanların sıcaklığı ve samimiyetiyle, sadakatiyle, başkaca beklenti olmadan.

Türkün mazisinde Kur’an’a, Peygambere ehlibeyte ihanet yoktur. Keza dedelerimiz Beytullah etrafına yaptığı binalarda yüksekliği Kabe’nin üstünden 1-2 metre aşağı olacak şekilde ayarladılar. Şimdi Fransızlara ihale ettirip yaptıkları Suud sarayının tuvaleti Kâbe’nin damından 70 metre yukarıda. Biz toprak alır gelir mezara cennet için vesile olsun diye dökerken onlar Kabe etrafını ahlaksız hanelere çevirdiler.

Türkün genetik şifrelerinde şahsiyetli, cesur, atak ve akıllılık vardır. Varlığını bu sayede korumuştur. Türkler İslam’la tanışınca akıl ile anlamaya çalışmıştır. On birinci yüzyılda ise Arap kültür emperyalizmi akılları bulandırmaya başlamıştır. Bu saatten sonra da akıl değil akıl uydusu halini almıştır.

Türk töresi, evvela milletini sevmek, kuvvet ve büyüklüğüne inanmaktır. Yüksek vazife duygusu demektir. Millete hizmet ve insanlara saygı esastır. Büyüğe saygı küçüğe sevgidir. Türk milleti ağırbaşlı, vakur, ciddi çok konuşmayan, az ama öz laf eden, soğukkanlı, çabuk öfkelenmeyen, cesur, mert, azimli, sözüne ve vazifesine sadıktır. Büyük emrinden çıkmamak, Hakk’a ve hak’ka riayet töredendir. Töre; Türk örf ve geleneklerinin birliğidir. Töresiz devlet olmaz. Hükümdarlar bile töreye uymuştur. Zamanla kanunlaşan töre Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi normlar bütünüdür. Bu bütün millidir. Törenin hepsi yazılı kanunda da değildir. Hatta hukukiden başka dini ve ahlaki töreler de vardır. Dolayısıyla Türk töresi atalardan yadigar bütün kaidelerin toplamıdır. Töre pek çok kurum kurmuş, prensip belirlemiş, devlet kurmuştur.

Törenin sert ve kesin hükümleri vardır. Buna rağmen haksız ve adaletsiz değildir. Çünkü töre milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülüp gelmiş kaideler bütünüdür. Töre, ulu bir çınar gibi devleti ayakta tutan heybetli kılan ve güçlü yapan köktür. Bu kök ne kader derinse çınar da o denli dayanıklı ve heybetli olur.

Şamanizm bir din değildir. Temel prensibi ruhlara dayanan onlara kumanda eden, gelecekten haber vermek düşüncesinde olan bir sihirdir. Bunu din diye görmek yanlıştır. Dahası Türk toplumları içerisinde uyan azınlıklar varsa da devlet bazında hiçbir Türk devleti resmen Şaman olmamıştır. Beşeriyetin ilk ve tek dini tevhiddir. Kurucusu da sadece Allah’tır. İlk din Hz. Adem ile başlamıştır. Sonra insan doğru yoldan uzaklaşmış, putlara kaymıştır. Allah her defasında elçileriyle hak yola davet etmiştir. Yani çok tanrıcılık, tek tanrıcılıktan sonra sahneye çıkmıştır. İslam, insan ve dinin evrimini kabul etmez, Allah insanı en güzel biçimde yarattığını ve inanma ihtiyacının doğuştan olduğunu ve insanı ona göre yarattığını buyurmaktadır.

Dinin menşei ilahidir. Eski Türklerde de Yüce Tanrı inancı hakimdi, kainatı o yaratıp yönetir, ruhun bekasını, kıyamet, cennet ve cehennemi andıran animistik ruhçu bir hayat anlayışı içinde ölümden sonra bir hayatı gösteren inanç mevcuttur. İyi ruh kötü ruh inancına da rastlamak mümkündür.

“Şafak söktüren (Tan üntürü) bitkiyi meydana getiren Ulu Tanrıdır.”, “Ölüm ve can vermek Tanrının iradesine bağlıdır.” Türkler tek tanrı dininden İslam dinine kılıç zoru olmadan topluca geçtikten sonra gerçek ideallerine kavuşmuşlardır. İslam’ın cihad anlayışı Türklerin savaşçılık hususiyetleri ve buna dair inançları arasındaki benzerlik Türklere yeni bir ruh getirmiş, büyük bir medeniyetin kurulmasına vesile olmuştur. Kendi arzularıyla girdikleri ve büyük bir imanla benimsedikleri bu dine tam bir sadakatle sarılarak asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapmışlardır.
Coğrafya kaderdir. İsrailoğullarının şeytanla ahitleşmesi gibi Türkler de bir şekilde Allah ile ahitleşmiştir. Tarih boyunca Putçuluk yapmayan, Tek Tanrı’dan vazgeçmeyen Türkler, şeytanın ordularına karşı Allah’ın orduları olarak on binlerce yıldır Anadolu topraklarında kök salmış, cihanın tam merkezinde tüm şer odaklarına çelik bir kale gibi göğüs germiştir. Cihanın dize getiremediği, esir edemediği bu millet, Allah’ın yardımı kendisiyle olduğu sürece de yenilemeyecektir. Şeytan dostlarını asıl korkutan da budur.

Dipnot: Muhacir, göçmen, Rumelili, Selanikli denilen kişilerin % 90’ı, asırlar önce Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş-yerleştirilmiş yörüklerdir. Balkanlar kaybedilince geri dönenlerdir.

Göbeklitepe: Türk Milletinin Anadolu topraklarındaki evveliyatının MÖ. 10.000 yılına dek dayandığı yani, bizlerin buraya 1071 yılında gelmediğimiz, o zamanda bile bizlerin tarım ve hayvancılığı eş zamanlı yürüten, sosyal ve yerleşik, kalabalık ve yaygın bir medeniyet olduğumuz, 12.000 yıllık ve bugüne kadar yalnızca % 5’i gün yüzüne çıkarılabilmiş Göbeklitepe keşfi ile anlaşılmış vaziyettedir. Buranın; Hazreti İbrahim’in Tapınağı olduğunu, Sirius yıldızına tapmak için inşa edildiğini, henüz bütün sırları aydınlatılamayan Stonehenge ile paralel ve benzer bir inanç olduğunu söyleyen arkeolog, tarihçi, astronomlar mevcuttur. Göbeklitepe’deki tapınağın henüz kazılmayan Karahantepe, Sefertepe ve Hamzantepe’deki tapınaklarla birlikte bir dörtlü olduğunu savunan tarihçiler de vardır.

Kazılarda çıkarılan 45 tane T şeklindeki taş anıtın üzerinde yabani domuz, ördek, yılan, aslan, balık ve avcılık yapan insan figürleri vardır. Daha yüzlerce taş anıtın çıkarılmayı beklediği bölgenin tapınak olarak kullanıldığını tahmin edilmektedir. Bu anıtlardan her biri 15 ton ağırlığında ve 6 metre yüksekliğindedir. Göbeklitepe için dünyanın en eski tapınağı, “Dinin doğdu yer” ve hatta “Cennet Bahçesi” (Aden Bahçesi) denilmektedir.

Kazıları yöneten Alman Arkeolog Klaus Schmidt , “Tüm kanıtlar gösteriyor ki burası insanlığın doğduğu yer. Göbekli Tepe, Adem’le eşinin yaşadığı ve yasak elma ağacının meyvesinden yiyerek kovuldukları Cennet Bahçesi’ndeki bir tapınaktı” açıklamasıyla ilgi çekmeyi başarmıştı. Schmidt, kutsal kitaplarda yer alan Adem ile eşinin kovulduğu Cennet Bahçe’sini Şanlıurfa’da olduğunu iddia ediyor, Göbekli Tepe’nin kutsal kitaplarda tasvir edilen yer olduğunu ileri süren arkeolog, bulguların bunu ispatladığını savunuyordu. Schmidt’e göre artık çorak olan Göbekli Tepe, bir zamanlar çok bereketli bir bölgeydi. Ancak insanlık, çevrenin bozulmasına yol açarak bu “cennet”in yok olmasına sebep oldu.

Schmidt, kutsal kitaplardan da alıntı yaparak iddiasını şöyle ilerletiyordu; “İncil’in Yaradılış bölümünde cennet bahçesinin Asur’un batısında olduğu yazıyor. Göbekli Tepe de burada. Cennet Bahçesinin dört nehirle çevrelendiği, bunlardan ikisinin de Fırat ile Dicle olduğu biliniyor. Asur tabletlerinde Beth Eden adlı bir medeniyetten bahsediliyor. Yeri Göbekli Tepe’nin bulunduğu yer tarif ediliyor. Tevrat’ta da bahçenin Suriye’nin kuzeyinde olduğu belirtiliyor. Eden kelimesi Sümerce Ova anlamına geliyor. Göbeklitepe de Harran Ovası’nın hemen içinde.”

Milano Polytechnic Üniversitesi’nden İtalyan arkeo-astronom Giulio Magli ise, Göbeklitepe’nin Stonehenge gibi, gök cisimlerinin hareketlerini takip etmek ve onlara tapınmak için yapıldığını iddia ediyor. Magli iddiasını yaptığı simülasyonla Göbeklitepe inşa edildiği dönemdeki gökteki yıldızların konumlarının tespit ettiğine dayandırıyor. Magli, antik Mısır takviminin Sirius’un hareketlerinden yararlanılarak hazırlandığını, binlerce yıl önce Göbeklitepe’nin bulunduğu enlemde benzer amaçlara hizmet etmiş olabileceğini söylüyor.

Günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda buranın bir Neolitik Çağ yerleşimi olduğu anlaşıldı. Neolitik Çağ’dan kalma, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar gün yüzüne çıkartıldı. Bölgenin önemi ise gün yüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırmasıdır.

Bilinen en eski yerleşim yerlerinden, bilinen en eski yapılardan, bilinen en eski yaşanmışlık ispatından 7000 – 7500 yıl daha eski olan Göbekli Tepe, çapı 30 m. ye ulaşan yuvarlak ve oval planlı, sayışı 20’yi bulan yapılardan oluşuyor. Bunlardan 6 tanesi kazı sırasında ortaya çıkarılmış, diğerleri jeomanyetik ve georadar yöntemleriyle yapılan ölçümler sonucunda belirlenmiş. Bu ölçümlerle elde edilen sonuçlar Göbekli Tepe’nin insanoğlu tarafından seçilen ve yaratılan büyük bir buluşma merkezi olduğunu, günlük yaşama yönelik mekanlarla değil, törensel amaçlı inşa edilmiş, anıtsal yapılarla kaplı olduğu görüşünü desteklemiştir.

1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından tespit edilmiş bölge olan Göbekli Tepe, 2007 yılına kadar hak ettiği ilgiyi görememişti. Ta ki Alman Arkeoloji Enstitüsü arkeoloğu Profesör Klaus Schmidt‘in karşılaştığı bulguların dünya literatüründe emsal bir eşi daha olmadığı anlaşılana kadar. Göbeklitepe’nin keşfi, tarihi boyunca hatta son zamanlarda iyice ayyuka çıkmış oyunlarla Türklerin elinden alınmak istenen Anadolu’nun, Türk insanına binlerce yıldır ait olduğunun ispatı niteliğindedir.

Bölge, UNESCO tarafından 15 Nisan 2011’de Dünya Mirasları listesine aday gösterilmiş ve geçici listeye alınmıştır. Şanlıurfa ilimizin sınırları içeresinde olan ve yöre halkının kutsal bölge olarak nitelendirdiği ve sürekli ziyaret ettiği bölgenin, yapılan kazılar neticesinde MÖ 10.000 – 8.000 yıllarına dayandığı tahmin ediliyor. Dünya üzerindeki dönemin koşul ve yaşam şartları ile kıyaslandığında burada yaşam belirtisi gösteren insanların şehirleşmiş olduğu, ilk mimari yapıların sahibi olduğu, hayvan evcilleştirip, tarımı başlatmış olduğu, heykel, resim ve avcılıkta oldukça ilerlemiş oldukları ve hatta ilk tek tanrılı inanç merkezinin burada yaşayan Türklerde yani Ön-Türklerde olduğu ortaya çıkmıştır.

İletişim ve birleşim ağının kilometrelerce uzaklara erişmiş olması, birlik ve düzen oluşturulması, hem avcı ve toplayıcı hem de tarımda gelişmişliğin bir arada yaşanmış olması, keşfedilmiş olan bu Ön-Türk toplumunun oldukça sosyal olduğunun ve bir o kadar da gelişmiş bir topluluk olduğunun bilinen bilgileri alt üst edecek kadar tezatlıklarla dolu olması bu keşfi önemli kılmaktadır.

Bölgedeki alet edevat ve sembolik taşların bir kısmının Kapadokya bölgesine ait olması, bir kısmının Kuzey Karadeniz özellikli olması, bir kısmının Van ve civarı, bir kısmının ise Bingöl topraklarına ait olması bölgenin bir inanç ve toplantı merkezi olduğunu; topluluklar halinde yaşıyor olduklarını ve tek merkezli olduklarını ispatlamaktadır. Hatta sınırlar ötesine, Kuzey Irak ve Suriye’ye kadar uzanan oldukça kalabalık bir medeniyetin var olduğunu da.

Bulunan onca kalıntının üzerinde Ön-Türkler tarafından kutsal sayılan pek çok simge kullanılmış; Turna kuşunun resmedilmiş olması, Şahmeran benzeri yılan figürlerinin resmedilmiş olması, Ön-Türklerde baharın sembolü olan Kün-Ay sembolüne rastlanmış olması, Ön-Türklerde varlıkları temsil eden ses-heceler bütünlüğü olan tamgalar , Ön-Türklerde yeniden doğuşu simgeleyen ana oğul sembolü olan Ant Kadehi ve Umay Ana sembolü, Bulunan birçok dikili taşta sembol benzerlikleri.

Bu bulgu ve bilgilerle, bir arada yaşanmışlığın, güçlü muhafız alaylarının ve bir o kadar iletişim ağındaki gücün, mimari yapılarının şu anki teknolojide bir izahı olmadığını, atalarımızın akıl ile imanı çok başarılı bir şekilde bir araya getirmiş ve birbirine saygılı ve bağlı bir anlayışa sahip olduklarını anlıyoruz.

Dünya üzerindeki pek çok özelliğin ilk kez Ön-Türklere ait olduğunu ve Anadolu topraklarında gerçekleşmiş olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Neden mi? Kurtuluş mücadelesi öncesi ve sonrası ittifak devletlerinin tarih boyunca Anadolu’yu işgal için kullandıkları azınlık hakları, tehcir kanunu ile zorunlu göç sebepleri vs. derken en yakın tarihte yapılan Sevr Antlaşması’nın o meşhur 7’nci maddesi; doğuda Ermeni Devleti kurulması için uçan kuşu bahane edecek olan ittifak devletlerinin bu madde altında aslında görünmeyen tarafı; ‘biz sizlerden önce o bölgelerin sahibiydik ve bizim olanı alıyoruz’ mesajıdır.

Çok öncelere dayanan inançla; Hristiyanlar Helenistik dönemlerde, Yahudiler ise Tevrat’ta Anadolu’nun kendilerine vaat edilen topraklar olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu yeni keşifle bu bağ da çürümüş oluyor.

Dipnot olarak okuyucuya burada bir hatırlatma yapmakta fayda vardır. Cengiz Özakıncı, “Siyon-Türk Zelda” isimli eserinde, roman tadında, İsrail halkının % 92-95 oranında Yahudiliği seçen Hazar Türk’ü olduğunu anlatır. Dahası siyonizmi icat edenlerin ve İsrail devletini jandarma karakolu şeklinde Ortadoğu’ya dikenlerin de WASP olduğunu izah eder.

W.A.S.P. (White Anglo Sakson Protestan) İngiliz ve Amerikanlar (Püritenler, evanjelistler ve Protestanlar) önce devlet ve sonra Mesih yalanını çıkartanlardır. Bu sayede de Yahudileri Ortadoğu’ya çıban başı edenlerdir. Judeo Christ (siyonist Hristiyanlık) de WASP ile çıkmıştır. Sadece Katolikler siyonizme karşıdır çünkü Protestan ve Ortodokslar Yahudi sempatizanıdır.

Yani vadedilmiş topraklar diye İsrail dillendirdikçe Araplar silah satın almakta ve ABD İsrail’e her sene 10 Milyar dolar bu yüzden hibe yardım yapmaktadır. İsrail, Türklüğünü deklare eder ve bölge halklarıyla işbirliğine giderse, Batı İsrail’in işini bitirecektir. Tam tersine şu an Araplar, öldürücü İsrail ile korkutulmakta ve baskı altında tutulmaktadır. Anılan tespitlerin mehazlarını eserinde veren Özakıncı, İran ve Irak savaşını, Irak’ın Fransızlarca yapılan nükleer tesisin açılıştan bir gün önce İsrail tarafından yerle bir edilişini de bu kirli işbirliğine bağlıyor. Romanda ayrıca İsrail’in Batı’nın maşası olmak istemediği ama mecbur olduğu hatırlatarak, kökenlerin genler ile çok yakında anlaşılacağını ve Hristiyan dünyanın bu süreçte yeniden İsrail’e ve yahudilere düşman kesileceğini ima ediyor. CIA bağlantılı kaynakların bu irsi gerçeğin bir tehdit vesilesi olarak muhafaza edildiği de anlatılan eserde İsrail’in bıçak sırtı hali resmediliyor. (Bu tablo aynı zamanda geleceğin güçlü Türkiye’sine bağlanması düşünülen İsrail Federasyonunun da nüvesini teşkil edecektir.)

Yazara göre, Einstein da, Marks da Hazar Türk kökenli Yahudilerdendir. Her ikisi de kısa boylu ve çekik gözlüdür. Hazar Türk kökenli Yahudiler, kızlarına en çok ‘Asenat’ adını koymuştur. Çünkü Hazarların totemi dişi kurt Asena’dır.

kaynak: imanilmihali

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

Türk Milleti

editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ